|
|
|
|
Türkiye'de internet kullanma sıklığı dünya ortalamasının çok altındaTürkiye, internet kullanımında dünya ortalamasının çok gerisinde kaldı. cep telefonu kullanımında ''geçer not'' aldı.
GFK'nın internet ve cep telefonu kullanımına ilişkin araştırmasına göre, son 30 gün içinde internet kullanıp kullanmadığı sorulduğunda kullananların oranı dünyada yüzde 63, Avrupa'da yüzde 95 olarak belirlendi. Türkiye'de ise bu oran sadece yüzde 38'de kaldı.
İnternete evden bağlananların oranının da Türkiye'de, dünya ve Avrupa oranlarına göre daha düşük olduğu saptandı. Bu oran internet kullanıcıları arasında dünyada yüzde 87, Avrupa'da yüzde 97 iken Türkiye'de yüzde 65 olarak gerçekleşti.
İnternete bağlanma sıklığının Türkiye'de bu denli düşük olmasının bir nedeni, bağlantı ücretleri dünya ortalamasının çok üstünde olduğu için düşük gelirli Türkiyeli kullanıcıların kotalı tarifeleri tercih etmek zorunda kalması. Bir diğer neden de internetin bir bilgi arama, okuma, alışveriş ve bankacılık mecraı olarak henüz tam kabul görmemesi.
Araştırmaya göre, internet en fazla, haberlere ulaşmak ve e-posta gönderip almak amacıyla kullanılıyor. Türkiye'de en fazla kullanılan bir diğer özellik ise MSN, ICQ, Yahoo Messenger gibi yazılımlarla yapılan ''eşzamanlı mesajlaşma''. İnterneti eşzamanlı mesajlaşma için kullandığını belirtenlerin oranı dünyada yüzde 31, Avrupa'da yüzde 38 olarak saptanırken, Türkiye'de her iki internet kullanıcısından biri interneti eşzamanlı mesajlaşma (yüzde 54) için kullandığını belirtti.
Öte yandan interneti, ''satın alınmak istenen ürün hakkında bilgi edinmek, banka işlemleri yapmak ve on-line ürün satın alma'' amacıyla kullananların oranı Avrupa ve dünyada, Türkiye'ye göre çok daha yüksek. Satın alınmak istenen ürün hakkında bilgi edinmek için kullandığını belirtenlerin oranı dünyada yüzde 56, Avrupa'da yüzde 70 iken, bu oran Türkiye'de yüzde 27 olarak belirlendi.
Aynı şekilde banka işlemlerini internet üzerinden yapanların oranı dünyada yüzde 39, Avrupa'da yüzde 56 iken Türkiye'de ise yüzde 12 olarak saptandı.
Avrupa'da her iki internet kullanıcısından biri interneti alışveriş amaçlı kullandığını belirtirken, Türkiye'de bu oran yüzde 7'de kaldı.
CEP TELEFONU 'İHTİYAÇ' OLDU
Araştırmaya göre, dünyada ve Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de yüzde 92 ile hanelerin hemen hemen tamamında en az bir cep telefonu bulunuyor.
Türkiye'de kullanıcıların yüzde 99'ı cep telefonunu aramak ve aranmak için kullanıyor. Katılımcıların yüzde 77'si mesajlaşmak, yüzde 42'si Müzik ve radyo dinlemek, yüzde 33'ü takvim ve zamanını planlamak, yüzde 26'sı eş zamanlı mesajlaşma için cep telefonu tercih ediyor.
Türkiye'de cep telefonu kullanıcılarının yüzde 63'ü ''nerede olursam olayım ulaşılabilir olmak benim için önemli'' derken, yüzde 76'sı güncel haberleri izlemeye önem veriyor.
''En son model bir cep telefonu taşımak başkalarına hoş bir izlenim yaratır'' görüşünü savunanların oranı yüzde 17 olurken, cep telefonuna ihtiyaç duymayanların oranı da yüzde 7 olarak belirlendi.
ntvmsnbc
|
|
Dünyadaki en zengin kök hücre araştırma kurumunun başkanı, on yılı biraz aşan bir süre içinde şeker hastalığının tedavisinin mümkün olabileceğini açıkladı.ABD'deki California Yenileyici Tıp Enstitüsü'nden Profesör Alan Trounson, BBC'ye verdiği mülakatta, yürüttükleri araştırma çerçevesinde, insan embriyosundan alınan kök hücrelerin insülin üreten hücrelere dönüştürüldüğünü ve bunun farelerde diyabet tedavisi için kullanıldığını ve başarılı sonuç alındığını belirtti.
Profesör Trounson, aynı tekniğin insanlara da uygulanabileceğini ve bu çalışmanın, HIV için de, kök hücre esasına dayanan bir aşı geliştirilmesi yolunu açabileceğini kaydetti.
Diğer tıp uzmanlarıysa kök hücre teknolojisinin potansiyelinin fazla büyütüldüğünü ve kök hücre tedavisinin henüz tam anlamıyla gerçekleştirilemediğini söylüyorlar.
Parkinson hastalığı gibi bazı hastalıklar açısından, kök hücre tedavisiyle sonuç alınması umutlarının ortadan kalktığı kaydediliyor.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, dünyada 220 milyon insan şeker hastası. Her yıl dünyada meydana gelen ölümlerin yüzde 5'i şeker hastalığı yüzünden oluyor ve bu oranın 2030 yılında iki katına çıkacağı kaydediliyor.
Şeker hastalığına etkili tedavi yöntemi bulunması için, bilim adamları, uzun yıllardır araştırma yapıyor.
İnsan embriyosundan alınan kök hücreyle tedavi denemelerine onay verilmiş olmakla birlikte, henüz herhangi bir yerde bu alanda çalışmalar başlatılmış değil.
Şeker hastalığına tedavi bulunabilecek mi
BBC
|
|
Bugüne kadar bilim alanında yapılan birçok deney duymuşsunuzdur.Bunların çoğu büyük başarılara imza atsa da, bazıları da sıradışı nitelikleriyle akıllardan silinmedi. Peki bunlardan en çok ilginizi çekenler hangileriydi, hiç düşündünüz mü?
BBC Focus dergisi, iki başlı köpekten, beyin yıkama faaliyetlerine, zeka geliştiren şapkadan biyolojik beyinli robota kadar birçok sıradışı ve ilginç çalışmanın yer aldığı ve duyunca şaşıracağınız 5 deneyi bir araya getirdi:
1. Kafa nakli: 1954 yılında Vladimir Demikhov, bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte bir Alman Kurt köpeğine naklederek çift başlı köpek elde etti. Her iki baş da ayrı ayrı süt içebiliyordu. Köpekler bir aydan az yaşadı. Demikhov, 15 yıl içinde ameliyatla 20 tane çift başlı köpek yaptı. Cerrahın deneyinden esinlenen Amerikalı cerrah Robert White, bir maymunun başını başka bir maymuna nakletti. Cerrahi komplikasyonlar nedeniyle maymun 1 gün yaşadı.
2. Zihin kontrolü: 1953 yılından 1960'ların sonuna kadar CIA, MK-ULTRA kod ismiyle bir program yürüttü. 150 alt projenin detayları bilinmiyor. Bir belge bunların beyin yıkama faaliyetleri olduğundan bahsediyordu. Siviller üzerinde de deneyler yapan CIA, durumdan habersiz denekler üzerinde radyasyon, elektrik şoku, elektrot yerleştirme, mikro dalga, ultrason ve geniş kapsamlı ilaç testleri uyguladılar.
3. Vücut dışı uyarım: Cenevre Üniversitesi Hastanesi uzmanlarından Nörolog Olaf Blanke ve ekibi, bir hasta üzerinde yaptıkları deneyde, hastanın vücut dışı deneyim yaşamasını sağladılar. Hastanın beynini elektrotlarla uyardıklarını belirten bilim adamları, bu uyarma sonucunda hastanın, yatakta yatan kendi vücuduna yukarıdan baktığını hissettiğini kaydettiler. Doktorlar uyarının şiddetini artırınca, hastanın kollarının kısaldığını belirttiğini söylediler.
4. Beyindeki mıknatıslar: Allan Snyder, insanın matematiksel ve sanatsal yeteneklerini artıran şapka geliştirdi. Şapkadaki mıknatısların meydana getirdiği manyetik dalgalar, beyindeki yetenek merkezlerini uyarıyor. Ancak, şapkanın etkisi kalıcı değil. Michael Persinger'in geliştirdiği, "God Helmet" isimli başlıkta ise mıknatıslar kullanılıyor ve insanlara ölüm sırasında manevi huzuru yaşatacağı belirtiliyordu, ancak deney başarısız oldu.
5. Biyolojik beyinli robot: İngiltere'deki Reading Üniversitesi'nden Kevin Warwick başkanlığındaki ekip, "Gordon" adı verilen robotun beyninin fareden alınan sinir hücrelerinden meydana getirildiğini söyledi. Warwick, robotu odanın içinde dolaşması ve duvarlara çarpmaması için tasarladı. Robotun uyum yeteneği, yapay hafızasından gelmiyor. Robotun beyninde, 60 kadar elektrottan oluşan bir düzeneğe bağlı 50 bin ile 100 bin nöron içeriyor. Bunlar fare hücrelerinden mekanik motorlara sinyaller gönderiyor.
Beyin hakkında en sıradışı deneyler
|
|
Araştırmalardan çıkan ilginç sonuç... Yüksekliğin, aşırı kilolu kişilerin kilo vermesini sağlayabildiği bildirildi.Almanya'daki Ludwig Maximilians Üniversitesi'nden Florian Lippl ve ekibi, 2650 metre yüksekliğin, ortalama 55,7 yaşında, vücut kitle indeksi 33,7 olan aşırı kilolu 20 kişi üzerindeki etkisini inceledi.
Yüksekte geçen bir haftanın ardından, rejim ve spor yapmayan bu kişilerin kilo verdiği, daha az yediği ve tansiyonunun düzeldiği görüldü.
Bu etkiler, aşırı kilolu 20 kişinin yüksekten inmesinden sonraki 4 hafta boyunca devam etti.
Araştırmacılar ayrıca bu kişilerde, yağ hücreleri tarafından üretilen ve beyne vücudun tok olduğu sinyalini göndererek iştahın azalmasını sağlayan leptin hormonunun oranında da artış gördü.
"Obesity" dergisinde yayımlanan araştırmada bilim adamları, kilo kaybının, yüksekte temel metabolizma hızının (vücudun dinlenirken yaktığı kalori ölçüsü) artmasına ve iştah kaybına bağlı olabileceğini vurguladı.
Yükseklik kilo verdiriyor
|
|
Amerikalı araştırmacılar, parfümlere kıyasla kadınların doğal kokularının erkekleri daha çok baştan çıkardığını öne sürdü.Florida Üniversitesi’nden psikolog Saul Miller ve Jon Maner, çalışmalarında erkeklerin testosteron hormonlarının, en doğurgan dönemlerinde olan kadınların doğal kokularını duyduklarında daha çok arttığı sonucuna ulaştı.
Erkek hayvanların dişilerin en doğurgan dönemlerinde salgıladıkları kokularından etkilendiği verisinden hareket eden araştırmacılar, gönüllü kadın ve erkekler üzerinde iki farklı araştırma yaptı. Gönüllü kadınların giydiği tişörtleri erkeklere koklatan araştırmacılar, erkeklerin testosteron seviyelerindeki artışları gözlemledi.
Araştırma sonucunda, erkeklerin testosteron seviyelerindeki en yüksek artışın doğurganlık dönemindeki kadınların kokularını duyduklarında gerçekleştiği sonucuna ulaşıldı. Araştırmacılara göre, güzel kokmak için parfüm sıkan kadınlar, doğal kokularını gizleyerek aslında ‘seçilme’ şanslarını azaltıyor.
Kadının doğal kokusu parfümden daha etkileyici
|
|
Telefonla konuşmalarda bilinmesi gereken pek çok husus vardır...Ahizeden cebe bir telefon öyküsüSitem eden yumuşak küskün tonlar, hiddetle haykıran keskin nahoş sesler, kulağı tırmalayan cırlak sesler. Hepsi telefonda daha çok belli olur. 'Beni görmüyor ya' demeyiniz. Muhatabınızın karşısında değil ama sesinizle kafasının içindesiniz...
Bu ifadeler, Mayıs 1958 tarihli Ark dergisindeki ''Sesiniz telefona uyuyor mu?'' başlıklı yazıda yer alıyor.
Türkiye'de 51 yıl önce kullanım kılavuzlarına ihtiyaç duyulan telefon, bugün cep telefonlarıyla öyle yaşamın merkezine girdi ki cep telefonunu evde unutmak, planların, günü geçirmeye yarayacak önemli unsurların ve hepsinden önemlisi dış dünya ile iletişimin evde unutulması anlamına geliyor...
İcat edildiği yıllarda İngiltere'de Postane Başmühendisi William Preece'in ''Amerikalılar'ın telefona ihtiyaçları var ama bizim yok. Bir yığın haberci çocuk var'' diyerek aşağıladığı telefondan, artık her evde, hatta herkeste bir tane var.
Turkcell'in hazırladığı fotoğraf, öykü, belge ve çizimlerden oluşan ''Ahizeden Cebe, Bir Telefon Öyküsü'' adlı kitap sözü edilen bu süreci ele alıyor. Rasim Özdenören, Hilmi Yavuz, Kamil Yeşil, Naci Bostancı, Mehmet Aycı, Kemal Sayar, Enis Batur gibi usta kalemlerin yazılarının bulunduğu eser, altı bölümden oluşuyor.
Telefonun icadından, Türkiye'de seyir defterine, ilk telefon öykülerinden telefon bibliyografyasına geniş çaplı olma özelliği taşıyan eserde, telefon rehberlerinden telefon masallarına, telesekreter servislerinden, telefonun kilit rol oynadığı edebi metin, sinema ve türkülere, Osmanlı döneminde telefonun tanıtıldığı kartpostallara ve henüz telefon numaralarının yer almadığı dönemlerdeki kartvizitlere pek çok fotoğraf bulunuyor.
-''ALÇAK VE GÖĞÜSTEN GELEN BİR SESLE KONUŞULMALI''-
Kitapta yer verilen Ark dergisinde 51 yıl önce yayımlanmış ''Sesiniz telefona uyuyor mu?'' başlıklı yazıda, telefon görüşmelerinde adabımuaşerete ilişkin şu önerilerde bulunuluyor:
''Telefonla konuşmalarda bilinmesi gereken pek çok husus vardır. Hele hanımlar, telin öbür ucunda bulunan kimse üzerinde iyi bir tesir yapmak istiyorlarsa çok dikkatli olmaları lazımdır. Bilhassa kelimeler teker teker telaffuz edilmeli, alçak ve göğüsten gelen bir sesle konuşulmalıdır. Zira bir kadının sesi, daima güzelliğinin bölünmez parçasıdır. Yalnız güzellik mi, o zaman o seste kadının bütün varlığı, bütün ruhu duyulabilir. Sitem eden yumuşak küskün tonlar, hiddetle haykıran keskin nahoş sesler, kulağı tırmalayan cırlak sesler... Hepsi telefonda daha çok belli olur.
'Beni görmüyor ya' demeyiniz. Muhatabınızın karşısında değil ama sesinizle kafasının içindesiniz.''
-''(1966'DA) TELEFON SAYISI 400 BİNE YAKLAŞTI''-
Gökhan Akçura, makalesinde, telefon için 1909 yılında Davul dergisinde telefona ilişkin mizahi bir yazının yer aldığını anlatıyor. Davul'da yer alan metinde, ''Telefonun çapkın bir alet olduğu söylenir. Öyle ya bir genç kızı uyandırarak, henüz sabah tuvaletini bile yapmasına imkan vermeden saçlarını aralayıp kulağına kadar sokulmak başka nasıl izah edilebilir'' tanımına yer verilerek o dönem bu cihaza atfedilen önem ortaya konuluyor.
PTT Bülteni Dergisi'nin Temmuz 1966 sayısında ''Telefonu nasıl kullanmalı?'' başlığı altında öneriler sıralanıyor. O dönem Türkiye'deki telefon sayısının 400 bine yaklaştığı bildirilen yazıda, abonelere ''Kulaklığı kulağınızı kapatacak şekilde tutunuz, ağızlığın içine konuşunuz'' tavsiyesinde bulunuluyor.
Kitapta yazısı yer alan Naci Bostancı, Türkiye'de hemen herkesin cep telefonu bulunduğunu, cep telefonlaşma oranının okur yazar oranından daha çok olduğunu kaydediyor.
Turgut Özakman ''İlk gün'' başlıklı yazısında telefonla tanıştığı günkü sevincini büyük bir coşkuyla dile getirirken, Levent Cantek telefonun nasıl özel gruplara ait olmaktan çıkıp her kesime hitap eden bir ihtiyaç haline geldiğini gözler önüne seriyor.
-''AYŞE TATİLE ÇIKSIN''-
Telefonun, Türkiye tarihinin kilit noktalardan birinde oynadığı baş rol, merhum Başbakan Bülent Ecevit'in Kıbrıs Barış Harekatı'nın başlangıcını yaptığı parolalı görüşmesinin öyküsüyle kitaptaki yerini alıyor. Kitapta, bu öykü şöyle anlatılıyor:
''11 Ağustos sabahı dönemin Başbakanı Ecevit, Cenevre'deki heyette görevli Prof. Dr. Haluk Ulman'a 'Turan Güneş Bey'e söyleyin, Ayşe tatile çıkmak istedi. Hazırlıklar tamam, eğer işi uzayacaksa gitmesini söyleyeceğim' demişti.
Ayşe, Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in kızıydı ve Ecevit ile Güneş arasındaki parolaya göre, 'Ayşe'nin tatile çıkması' ikinci harekatın başlaması demekti. Aslında Güneş, görüşmelerden sonuç alınamadığını anladığında, Ecevit telefonda ''Ayşe tatile gitsin' diye harekata başlanmasını önerecekti.''
-''CEP TELEFONU=ÇOCUĞU GÖZETİM CİHAZI''-
Sabit telefondan sonra hızlı bir şekilde sosyal hayatın içine girip yaygınlaşan cep telefonunu inceleyen Şenol Korkut, tespitlerini şöyle sıralıyor:
''Gençlerin büyük çoğunluğunun genel olarak bu aleti, duygu ve düşüncelerini moda değeri taşıyan bir cam aracılığıyla diğerlerine açıklamanın en kestirme yolu olarak kullanmaktadırlar. O, cüzi bir bütçe ile üst sınıflarla araya konulan mesafenin bir anda aşılması anlamını taşımaktadır. Gençler telefonlarını zamanın ayarlamasında bir araç olarak kullanmaktadır.
Cep telefonunun en çok kullanıldığı sosyal birimlerden birisi de ailedir. Anne babalar bu aleti çocuklarını gözetim altında tutma ve onların devamlı güvende olup olmadığını kontrol etme amacıyla kullanmaktadırlar. Öte yandan cep telefonu çeşitli sosyal grup, şirket, sendika, dernek ve vakıfların da grup faaliyetleri ve iletişimlerinin önemli bir aracı olmuştur.''
-''KONTÖR AT''-
Kitapta yazısına yer verilen Haşmet Babaoğlu, ''(Hasretinden mesajlar tükettim, baş parmağıma giren kramplardan sen sorumlusun) çağındayız'' ifadesiyle çalmayan telefonların insanlarda oluşturduğu itilmişlik, yalnızlık duygusuna değiniyor.
Ferhat Maden ise ön ödemeli hat kullanımının sosyal hayatın içine ne kadar girdiğini Ata Demirer'in kara mizah tarzındaki ''kontör at'' şarkısıyla irdeliyor. Demirer'in şarkısının bir bölümü şöyle:
''...İstemem ben puan muan,
Java oyunları yalan ne anladım burdan, burdan
Bluetooth'ta aşklar yalan...
Kontör at
Kontör at
Kontör at...''
Ahizeden cebe bir telefon öyküsü
|
|
İlk ansiklopedi 1960'da Paris'te yayınlandığı biliniyordu ancak bu bilgi bugün çürütüldü.Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadi Çöğenli, ilk ansiklopedinin 1690'da Paris'te yayınlandığının bilindiğini ancak daha eski tarihlerde yazılan ansiklopedinin ellerinde olduğunu söyledi.
Çöğenli, "Müellifimiz miladi 1415'de doğmuş 1501'de vefat etmiştir. Bu ansiklopedimiz 62 cilttir. Her bir cildi 200 varaktır, yani 400 sayfadır." dedi.
Atatürk Üniversitesi Mavi Salon'da 'Müftü-Müderris Sakıp Danışman'ı anma toplantısı düzenlendi.
Çok sayıda öğretim üyesi ve öğrencinin katıldığı toplantıda konuşan Rektör Prof. Dr. Hikmet Koçak, Erzurum'un tarihi açıdan önemli bir kültür kavşağında olduğunu dile getirdi.
Erzurum'un tarih boyunca yolcuların, tüccarların, orduların geçtiği, kültürün konaklandığı bir yer olduğunu belirten Koçak, üniversite olarak kültürel değerleri tanıtmak ve anmak amacıyla bu etkinliği düzenlediklerini kaydetti.
Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Küçükler de Erzurum'un bir tarih ve kültür şehri olduğunu, önemli ilim insanları yetiştirdiğini ifade ederek, bunlardan birinin de Sakıp Danışman Efendi olduğunu açıkladı.
İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu ise müftü -müderris isimlerine dikkat çekti.
Müderrisin günümüzde profesöre denk geldiğini hatırlatan Müftüoğlu, "Bu iki ismin kullanılması çok önemlidir. Müderris profesör demektir bugünkü anlamıyla. Merhum Müftü-Müderris Sakıp Danışman Efendi, insan yetiştirmeye kendisini hasr etmiştir. Hakkında yazılan eserlere baktığınızda Sakıp Efendi ilmiyle amil, mükemmel bir alimdi. İşi karşılıksız okutmaktı. Biz az veya çok o nesle kavuştuk." diye konuştu.
Arap Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadi Çöğenli de Erzurum'un yetiştirdiği şeyhülislamlara ve bunların kütüphanesine değindi.
Erzurumluların muazzam kütüphaneler vakfettiklerini dile getiren Çöğenli, Erzurum'un ilk yetiştirdiği Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin kütüphanesinde şu ana kadar hiç bilinmeyen bir ansiklopedi bulunduğunu vurguladı.
İlk ansiklopedinin Paris'te 1690 yılında yayınlandığına dair bilgiler bulunduğu hatırlatan Çöğenli, Feyzullah Efendi'nin kütüphanesinde bulunan ansiklopedinin daha eski dönemlere ait olduğunu açıkladı.
Ansiklopedinin tarih ve muhteva bakımından dünyada tek olduğunun altını çizen Çöğenli, ansiklopedinin dünyaca bilinmediğini ve yetkililerden neşredilmesi için devreye girmesi gerektiğini kaydetti.
Çöğenli ansiklopediyle ilgili şunları söyledi: "Müellifimiz miladi 1415'te doğmuş 1501'de vefat etmiştir. Bu ansiklopedimiz 60 cilttir. Bir kişi yazmıştır. Kaf harfine kadar gelmiştir, bitirememiş ve vefat etmiştir. Her bir cildi 200 varaktır, yani günümüzde 400 sayfadır. Bu kitabı, 62 cildi doktora ve yüksek lisans talebeleriyle neşre kalksak 180 sene lazım. İnternete girildiğinde bu ansiklopediden bahsedilmiyor. 1690 yılındaki yazılan ansiklopediden bahsedilir. Bizim neşrettiğimiz İSAM'ın ansiklopedisinde de bu kitabın adı yok. Dünyanın haberdar olmadığı bu 62 ciltlik kitabımızın en azından ofseti yapılıp, 100 nüsha çoğaltılmak suretiyle hem Arap hem dünya alemine faydalanması için neşredilmesi gerekir. Burada yetkililerin devreye girmesi gerekiyor."
Programda Sakıp Danışman'ın talebelerinden eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz ile Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selami Bakırcı da konuştu.
Tarihin ilk ansiklopedisi Türkiye de
|
|
Mars'ta su bulunmasından yüzyılın deneyi olarak adlandırılan Büyük Hadron Çarpıştırıcısına, Eris cüce gezegeninin ortaya çıkartılmasından klonlamaya, bilim adamlarının son 10 yıldaki en büyük 10 atılımı şöyle sıralanıyor:BÜYÜK HADRON ÇARPIŞTIRICISI
Yüzyılın en büyük deneyi olarak kabul edilen 10 milyar dolarlık araştırmada, Büyük Hadron Çarpıştırıcısıyla, 14 milyar yıl önce evrenin doğumuna yol açtığına inanılan Büyük Patlama ortamının yaratılması amaçlanıyor.
İsviçre'nin Cenevre kentindeki yeraltı tünelinde yapılan deneyde geçen yıl ilk kez çalıştırılan atom çarpıştırıcısı, bir ton helyumun tünele sızmasına yol açan elektrik bağlantısı arızası yüzünden kapatıldı. Bu yılın sonlarında yapılan ve gelecek yıl yapılacak asıl çarpıştırma operasyonunun provası olarak görülen "Atlas" adlı deneyde ise 1,18 trilyon elektrot volt gücünde, karşı yönlerde yol alan iki parçacık ışınının çarpışmayı doğurduğu açıklandı.
Çarpıştırıcının katedral büyüklüğündeki dev odasında bulunan belli başlı dört detektörden biri, ilk yüksek enerjili proton çarpışmasını dünya rekoru olarak kaydetti. Çarpıştırıcının enerjisi aşama aşama artırılmaya devam edecek.
Deney sırasında tünel boyunca ayrı yönlerde iki proton huzmesi veriliyor. Işın demetleri ayrı istikametlerde, ışık hızına yakın bir süratle halka şeklindeki tünelde yol alıyor. Proton ışınlarının birbiriyle büyük bir enerjiyle çarpışmasının ardından bilim adamları, kozmosun doğasını kavramaya yarayacak yeni parçacıklar görmeyi umuyor.
CÜCE GEZEGEN ERİS
Tanımı konusunda gökbilimcileri ikiye ayıran ve en sonunda "cüce gezegen" sınıfında yer almasına karar verilen Eris, 2005 yılında keşfedildi.
Dünyaya 15 milyar kilometre uzaklıktaki Eris, keşfinden sonraki ilk yılında güneş sisteminin 10. gezegeni olarak anılırken, Uluslararası astronomi Birliğinin gezegen tanımını yayımlamasının ardından "cüce gezegen" sınıfına sokuldu.
Buzullarla kaplı gezegenin yeni statüsü, kendisinden daha küçük olan Plüton'un da "cüce gezegen" kabul edilmesine yol açtı ve güneş sistemindeki gezegen sayısı Astronomi Birliğinin kararıyla 8'e düşürüldü.
Keşfedilen gezegene, tanımı üzerindeki tartışmalar nedeniyle, mitolojide kavga ve nifak tanrıçası olarak bilinen Eris'in adı uygun görüldü.
Plüton'dan yaklaşık 115 kilometre daha geniş olan Eris, güneş sistemindeki en uzak gezegen olarak biliniyor. Eris'in güneşten uzaklığı 14,5 milyon kilometreyi buluyor. 2005 yılında yapılan gözlemlerde Eris'in bir de uydusu bulunduğu keşfedildi ve bu uyduya Dysnomia adı verildi.
Eris'in yörüngesi, Güneş sistemindeki diğer gezegenlerin yörüngesel düzlemine 45 derece eğik konumda bulunuyor. Bu eğim yüzünden 2005 yılına kadar gözlerden uzak kaldığı düşünülen Eris, Güneş'in çevresindeki turunu 560 yılda tamamlıyor.
GÜNEŞ SİSTEMİNİN DIŞINDAKİ GEZEGENLER
Evrende yalnız olmadığımızı ispatlamaya yönelik araştırmaların odak noktasında bulunan güneş sisteminin dışındaki gezegenlere ilişkin keşiflerin tarihi, 1990'lı yılların başlarına dayanıyor. Bu yıllarda, güneş sisteminin dışında keşfedilen gezegen sayısı tek haneli sayılarla gösterilirken, 2000 yılında 20 kadar gezegen daha bulundu ve bu sayı son 10 yılda yüzlerce olarak anılmaya başladı.
Dünyaya trilyonlarca kilometre uzaklıkta bulunan bazı gezegenlerin teleskoplarla fotoğrafları çekilebildi. Keşfedilen 400'den fazla gezegenin büyük bölümünün, Jüpiter ve Satürn gibi devasa gaz gezegeni olduğu açıklanırken gökbilimciler çalışmalarını, yaşam izine rastlayabileceklerini düşündükleri Dünya benzeri gezegenler üzerinde yoğunlaştırdı.
KÖK HÜCREDE BÜYÜK DEVRİM
Japon bilim adamı Şinya Yamanaka, Kasım 2007'de, insan embriyosu kullanmadan kök hücre üretilebileceğini kanıtlayarak bilim dünyasının kanını donduracak bir atılıma imza attı.
Yamanaka, Kyoto Üniversitesi laboratuvarında, insan embriyosu kullanmadan kök hücre üretilebileceğini, farelerden alınan deri hücreleri üzerinde genetik oynama yaparak gösterdi. Araştırmayla elde edilen kök hücrenin insan embriyosu kullanılmadan üretilmesi, kök hücre çalışmalarına izin vermeyen çevreleri rahatsız etmeyecek olması dolayısıyla da büyük önem taşıyor.
Kısaca iPS olarak adlandırılan, yeni geliştirilmiş kök hücre tipi, yetişkin deri hücrelerine dört gen yerleştirerek ortaya çıkardı. Vücuttaki 220 hücre tipinden herhangi birinin sayısız kopyasını oluşturma yeteneğine sahip embriyonik kök hücreler gibi davranmaya başlayan iPS hücreleri, hastanın kendi yetişkin hücrelerinden türetildiği için bağışıklık sistemi tarafından reddedilme riski taşımıyor. iPS hücreleri, embriyolardan türetilmediğinden büyük bir ahlaki ve dini soruna yol açmıyor.
7 MİLYON YILLIK KAFATASI
Afrika'nın Çad çöllerinde 2001 yılında bulunan ve 6-7 milyon yıllık olduğu tahmin edilen kafatası, insanoğlunun atasına dair tartışmaların merkezi haline geldi.
Toumai adı verilen kafatasını bulan Michel Brunet liderliğindeki Poitiers Üniversitesi ekibi, kafatasının bir insansıya, insanların atasına ait olduğunu duyurdu.
Bilim dünyasında bu görüşe karşı çıkanlar da oldu. Bir kısım bilim adamı, kafatasını, maymunlarla insan arasındaki kayıp halka olarak kabul ederken, bir diğer kısım bunun bir gorile ait olduğu tezini savundu.
Soyağacında halen belirsiz bir yere sahip olan Toumai'nin karakteristik özelliklerinde hem insan, hem de maymunla bağlantılar kuruldu, ancak halen nihai bir sonuca varılamadı. Bazı bilim adamları, bulunan kafatasından yola çıkarak, insansıların 7 milyon yıl iki ayak üzerinde yürüdüğü iddiasını da ortaya attı.
KLONLAMA
Klonlama çağı, 1997 yılında ilk memelinin, Dolly adı verilen bir koyunun klonlanmasıyla başladı.
Dolly'i 2000 yılında bir maymun takip etti ve dünyanın farklı yerlerinde birçok araştırmacı, bu iki örneğin ardından at, inek ve kedi gibi birçok hayvan türünü klonlamayı başardı.
2001 yılında Güney Asya öküzü, 2009 yılında ise bir deve ile bir bizon klonlandı.
MARS'TA SU BULUNMASI
Kızıl Gezegen Mars'ta su bulunduğu iddiası doğrulandı. NASA, uzay aracı Phoenix'in, suyun varlığını kanıtlamakla kalmadığını, suya temas ettiğini açıkladı.
Mayıs ayından bu yana Mars'ın yüzeyini, mekanik kolunu kürek yerine kullanarak inceleyen robotun, gezegenin daha önce tahlil edilmemiş bölgesinde suyla karşılaştığı belirtildi.
MİCRORNA
İlk kez 1993 yılında keşfedilen, ancak adını 2001 yılında alan microRNA'lar, Sağlık ile hastalık arasında önemli bir rolü bulunan genetik şifre parçacıklarından oluşuyor.
Genin nasıl çalıştığını kontrol eden hücrelerin düzenli çalışması için ihtiyaç duyulan dengenin sağlanmasına yardımcı olan bu parçacıklar işlevini kaybettiğinde hastalıklar ortaya çıkıyor.
MicroRNA'ların bu nedenle yeni ilaçların keşfinde çok büyük önemi bulunduğuna inanılıyor.
GENOM HAYVANAT BAHÇESİ
Uluslararası bir çalışma olan Genom Hayvanat Bahçesi projesiyle, bir organizmanın dna'sında kayıtlı genetik bilgilerin tamamına ulaşılmasında maliyetin düşürülmesi amaçlanıyor.
635 milyon avroya ve 10 yıllık bir çalışmaya mal olan proje, hücrelerin nasıl çalıştığının ortaya çıkarılmasına ve hastalıkların sayısız metotla araştırılmasına katkıda bulunuyor.
Bilim adamları, Genom 10K adı verilen Genom Hayvanat Bahçesini yaratarak, 10 bin omurgalı türün kayıtlı genetik bilgilerinin tamamına ulaşmayı amaçlıyor.
Bilimde son 10 yılın en büyük 10 atılımı
|
|
Bu araştırma hanımların hoşuna gitmeyecek...Reddedilmenin, kişinin IQ seviyesini ve analitik düşünme kabiliyetini büyük ölçüde düşürdüğü ortaya çıktı...
ABD’de Case Western Reserve Üniversitesi’nden Roy Baumeister liderliğindeki bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, reddedilmenin etkilerini gözlemlemek için iki farklı yol izlendi.
Sonuçları New Scientist dergisinin internet sitesinde yayımlanan araştırmada, önce bir grup yabancının bir araya geldiği, birbirlerini tanımaya başladıkları ve daha sonra ayrıldıkları kaydedildi.
Bu gruptaki her bir katılımcıdan, gruptan hangi iki kişiyle bir işte birlikte çalışmak isteyecekleri soruldu ve gruptakilere, hiç kimse tarafından seçilmedikleri ya da diğer herkes tarafından seçildikleri söylendi.
Araştırmacılar ayrıca, kişilik testi yapılan bir gruptakilere, hayatta yalnız kalacakları veya arkadaşları ve aileleriyle yaşayacakları söyleyerek, sahte geribildirim verdi.
Araştırma izlenen her iki yolda da reddedilen gruplarda özellikle kadınların saldırganlık puanlarının arttığı, aynı zamanda IQ puanlarının birdenbire yaklaşık yüzde 25 oranında, analitik düşünme kabiliyetleriyle ilgili puanların da yüzde 30 oranında düştüğü gözlendi.
Roy Baumeister, reddedilen kadınların, saldırganlaşma eğilimi içinde olduklarının uzun süredir bilindiğini hatırlatarak, araştırmanın sonuçlarının, insan doğası hakkında çok şey anlattığını söyledi ve "İnsanlar gerçekten diğerleriyle iyi geçinmeye tasarlanmışlar, dışlandığınızda, bunun önemli etkileri oluyor" dedi.
Reddedilmek kadınların IQ seviyesini düşürüyor
|
|
Yaşlanan cildiniz için genlerinizi suçlamayın.İkizler üzerinde yapılan yeni bir araştırma, yüzdeki kırışıklıkların, kahverengi ve pembe lekelerin ve genişlemiş kan damarlarının güneşte çok kalma, sigara içme ve aşırı kilolu olmayla ilgili olduğunu gösterdi.
Foxnews'te yer alan haberde, Case Western Reserve Tıp Okulu'nda gerçekleştirilen araştırmaya göre, ikizler aynı genleri paylaşıyor, ancak birçok farklı çevresel faktöre maruz kalıyor. 65 çift ikiz üzerinde yapılan analizler, cildin yaşlanmasının genetik faktörlerden çok çevresel ortam ve yaşam tarzıyla ilgili olduğunu ima ediyor.
Ancak, konu cilt kanserine gelince, araştırmacılar bulgularının, hem çevresel faktörlerin hem de genlerin cilt kanseri riskini etkilediğini belirten önceki raporları desteklediğini söylüyorlar.
Araştırmacılar, 2002 yılında Ohio'daki İkiz Günleri Festivali'ne katılan, Amerika'nın orta batı ile doğu bölgelerinde yaşayan ve yaşları 18 ile 77 arasında değişen 130 ikizin yüzlerini incelediler. İkizlerden her biri, ayrı yarı koruyucu güneş kremi olmadan nasıl yandığını ya da bronzlaştığını, kilolarını, cilt kanseri hikayelerini, sigara ve alkol kullanıp kullanmadıklarını anlattılar.
Araştırma grubunda aynı genleri paylaşan 10 tek yumurta ikizi, genlerinin yaklaşık yarısı aynı olan 52 çift yumurta ikizi ile ikiz statülerinden emin olmayan 3 ikiz çifti yer aldı.
Bu verilerden, araştırmacılar, ikizlik statüsüne bakmaksızın sigara içme, yaş durumu ve aşırı kilolu olma ile yüzdeki cilt arasında çevresel hasarın kanıtı olan güçlü bağlar buldular
Yaşlı mı görünüyorsunuz Genlerinizi suçlamayın
|
|
Kuru buza dokunmanın ve onu yemenin zarar verebileceğine dikkat çektiler.Kuru buzun donmuş karbondioksit olduğunu belirten araştırmacılar, kuru buza dokunmanın ve onu yemenin zarar verebileceğine dikkat çektiler.
Howstuffworks isimli sitede yer alan habere göre, çok ince bir süblimasyon (Bir katı maddeyi sıvılaştırmadan buharlaştırma ya da gaz haline getirme işlemi) özelliğine sahip olan buz, katıyken, sıvı hale geçmeden doğrudan karbondioksit gazına dönüşüyor.
Kuru buzu elinize almak zorunda kalırsanız, kalın bir eldiven giymeniz gerekir. Çünkü, kuru buzun yüzey sıcaklığı -75 derecedir. Süper soğuk olan bu sıcaklık, buza doğrudan temas ettiğinizde cildinize kolayca zarar verebilir. Eğer elinizde fırın eldiveni olmadan sıcak bir çaydanlığa ya da tencereye dokunursanız, benzer hissi duyarsınız. Bunu bir saniyeden az sürede yaparsanız, sıcağı daha çabuk hissedersiniz ve hızlı bir şekilde elinizi çekersiniz. Sonrasında eliniz biraz kızarabilir. Çünkü sıcaklık cilt hücrelerini öldürüyor.
Bu durum kuru buzda da aynıdır. Kuru buz gerçekten cilt hücrelerinizi dondurabilir. Oluşan yaralanmalar yanıkla benzerlik gösteriyor ve aynı tedavi yöntemiyle iyileştiriliyor. Bu nedenle, asla kuru buzun tadına bakmayın ya da buzu yutmayın.
Bu buza dokunmadan önce bir daha düşünün
|
|
Buz Devri'nde filizlenen ve şu anda yaklaşık 13.000 yaşında olan bir bitki keşfedildi.Bilimadamlarının yaptığı açıklamaya göre, bugün California'da son Buz Çağı döneminde filizlendiği tahmin edilen meşe türevi bir bitki keşfedildi.
Araştırmacılar 13.000 yaşında olduğunu tahmin ettikleri Jurupa Meşesi'nin, dünyanın canlı en yaşlı bitkisi olduğunu açıkladılar.
Bilimadamlarının açıklamasına göre meşe, eşeysiz üremeyle bir çalı topluluğu haline gelerek bu şekilde zorlu iklim koşullarından geçerek bugüne kadar dayanabilmiş.
Quercus palmeri ya da Haç Meşesi olarak adlandırılan türden bir bitki olan Jurupa Meşesi, ismini üzerinde yaşadığı Jurupa tepelerinden almış.
Bu tür bitkiler genellikle soğuk ve ıslak bölgelerde yaşıyor. Bulunan bitkinin California'da yaşıyor olması, araştırmacıların dikkatlerini üzerine çekmesini sağlamış.
Araştırmanın başındaki isim olan Jeffrey Ros-Ibarra, bu bitkinin normalde çok daha yüksek, soğuk ve ıslak iklimlerde yaşadığını, ancak keşfettiklerinin tam tersi bir durumda, sıcak bir ortamda, granit kayaların arasında, yüksek hızda esen rüzgarlara karşı koyarak küçük bir tepede yaşadığını söylüyor.
Ekip aynı zamanda meşenin hiç doğurgan meşe palamutları üretmediğini de farketmiş. Bu da alışılmadık bir büyüme, üreme durumu anlamına geliyor.
Buz devrinden kalma bitki
|
|
Kadınların arabalarını erkeklerden daha yavaş ve daha az düzgün bir biçimde park ettiğine dair iddialar, bilimsel bir araştırma ile kanıtlandı.Araştırmada kadın sürücülerin araçlarını park ederken erkeklerden ortalama olarak 20 saniye daha uzun bir süreye ihtiyaç duydukları, buna karşın erkeklerden daha kötü park ettikleri belirlendi.
Araştırmada 65 kişiden Audi A6 marka otomobili standart ölçülerde bir park yerine park etmeleri istendi.
İleri gidiş, geri gidiş ve paralel park etme de dahil olmak üzere sürüclerin manevralarını ne kadar süre içinde tamamladıkları ve ne kadar düzgün park ettiklerine bakıldı.
Araştırmacılar kadın sürücülerin daha yavaş hareket etmesini bekliyordu ama bu dikkatli tutuma karşın, sonucun erkeklerinki kadar düzgün olmadığı ortaya çıktı.
Araştırmayı yürüten Almanya’nın Ruhr Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Claudia Wolf, çalışmanın erkeklerin daha iyi koordinasyona ve mekansal algılamaya sahip olup, direksiyon başındayken daha fazla risk aldıklarının kanıtladığını söyledi.
Wolf, İngiliz Mail gazetesine yaptığı açıklamada, “Bir bilim adamı olarak var olan bu önyargıların doğru mu yoksa efsane mi olduklarını bulmaya karar verdim. Bu araştırmanın sonuçlarının feminizm ya da kadın hakları gibi konular ile ters düştüğünü düşünmüyorum. Sadece erkekler ve kadınlar arasındaki algılama farklılıkları üzerinde daha önce yapılan çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçlar yeniden kantılanmış oldu” dedi.
Kadınların park sorununa bilimsel kanıt
|
|
Acını iliklerimde hissediyorum diyen pek çok kişinin fiziksel olarak gerçekten de böyle hissedebildiği ortaya çıktı.İngiliz bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, başkalarının acısını hissettiklerini söyleyen kişilerin bunu söylerken beyinlerinde acı hissiyle bağlı bölgelerde hareketliliğin arttığı gözlendi.
Araştırma kapsamında 108 üniversite öğrencisi, yaralı atletler ve iğne yapılan hastalar gibi acı veren durumların görüntülerine maruz bırakılırken, öğrencilerden üçte ikisi, en az bir görüntüde sadece duygusal bir tepki göstermekle kalmayıp acıyı hissettiklerini söyledi.
Bilim adamları, acı veren görüntüler karşısında acı hissettiklerini söyleyen ve söylemeyen her iki gruptan öğrencilerin beyinlerinde duygu merkezlerinde hareketlilik görürken, acıyı hissettiklerini söyleyenlerin beyinlerinin acıyla bağlantılı bölgelerinde daha fazla hareketlilik dikkati çekti.
Sonuçları Pain dergisinin aralık sayısında yayımlanan araştırmayı yapan bilim adamlarından, Birmingham Üniversitesi öğretim görevlisi Stuart Derbyshire, bulgunun, en azından bazılarının, yaralanan veya acı çektiklerini söyleyen kişileri gözlemlerken gerçek bir fiziksel tepki gösterdiklerini doğruladığını söyledi.
Acını iliklerimde hissediyorum
AA
|
|
Uluslararası Dijital Sanatlar ve Bilimler Akademisi, son 10 yılın en etkili 10 internet olayını belirledi.Nisan 2010'da düzenlenecek Webby Ödülleri gecesinden açıklanacak 2009'un internet başarıları öncesinde, geçtiğimiz 10 yılın en etkili 10 internet olayı belirlendi.
New York Times tarafından "İnternetin en yüksek onuru" olarak adlandırılan Webby Ödülleri, Vinton Cerf, Arianna Huffington, Matt Groening, ve Harvey Weinstein'in de aralarında bulunduğu 550 kişilik bir karar alma akademisi olan Uluslararası Dijital Sanatlar ve Bilimler Akademisi (International Academy of Digital Arts and Sciences) tarafından veriliyor.
Uluslararsı Dijital Sanatlar ve Bilimler Akademisi tarafından oluşturulan bu liste, iletişim, ticaret, iş, çevre, politika ve popüler kültür gibi bir çok alanda dikkat çekici olayları kapsıyor.
İşte Uluslararası Dijital Sanatlar ve Bilimler Akademisi'ne göre son 10 yılın en etkili 10 internet olayı:
İran seçimlerinin ardından Twitter aracılığıyla yapılan protestolar (2009)
Ücretsiz ilan sitesi Craiglist'in Amerika geneline yayılması (2000)
Google AdWords'ün ortaya çıkışı (2000)
Wikipedia'nın ortaya çıkışı (2001)
Napster'ın kapatılması (2001)
Google'ın ilk etap halka arzı (2004)
Facebook'un öğrenci sınırlamasını kaldırışı ve Twitter'ın ortaya çıkışı (2006)
Apple iPhone'un satışa çıkışı (2007)
YouTube "devrimi" (2006)
Amerikan başkanlık seçimlerinde internetin kullanımı (2008)
10 yıla damga vuran internet olayları
|
|
Bilim insanları ilk kez bir derin deniz volkanının patlamasına şahit oldu.Büyük Okyanusun 1220 metre derinliğindeki volkandan erimiş lavlar akarken filme alan bilim insanları bunu, "büyük bir jeolojik keşif" olarak nitelendirdiler.
Patlama, denizaltına bırakılan bir robotun mayıs ayında Samoa yakınlarındaki gezisi sırasında oldu ve bu esnada kaydedilen görüntüler bugün San Fransisco'daki bir jeofizik konferansında gösterildi.
Bilim insanları, robotun görevi sırasında çekilen görüntülerle topladığı veri ve örneklerin, okyanus yüzeyinin nasıl oluştuğu ve tektonik plakalar birbirine doğru kaydığında yeryüzünde neler olup bittiğine ışık tutacağını umuyorlar.
Patlamanın görüntüsünün olağanüstü olduğu, kırmızı parlak renkteki magmanın soğuk suyla karşılaşır karşılaşmaz donduğu ve siyah kayaların deniz yatağına doğru kaydığı belirtildi.
Derin deniz volkanının patlamasını izlemek 25 yıl aldı. Bilim adamları derin deniz volkanlarını etraflıca araştırmışlar ancak şimdiye kadar patlamasına tanık olamamışlardı.
Misyonun başındaki okyanus bilimcisi Joseph Resing, geçen sene bölgede volkanik maddelere rastlamış ve buradaki volkanın patlamak üzere olduğunu tespit etmişti. Bunun üzerine mayıs ayında bölgedeki denizin dibine Jason adı verilen robot gönderildi.
Dünyadaki volkanik aktivitenin yüzde 80'i denizde oluyor.
Bilim dünyasında bir ilk
|
|
Denizaltı arkeologları, kayıp kıta Atlantis'in kalıntılarını bulduklarını iddia etti.Daily Mail'in haberine göre arkeologlar, Karaib denizinin dibinden çektikleri ve Atlantis şehrine ait olduğunu belirttikleri görüntüleri yayımladı.
Deniz yatağındaki kalıntıların Mısır piramitlerinden öncesine dayanan bir şehre ait olduğu belirtildi.
Adlarını açıklamayan arkeologların bir Fransız gazetesine gönderdiği görüntülerde, bir kentin sokaklarını andıran, ızgara planındaki yapılar görülebiliyor. Arkeologlar, yapılardan birinin de muhtemelen piramit olduğunu söyledi.
Daily Mail'in haberine göre arkeologlar, Karaib denizinin dibinden çektikleri ve Atlantis şehrine ait olduğunu belirttikleri görüntüleri yayımladı.
Deniz yatağındaki kalıntıların Mısır piramitlerinden öncesine dayanan bir şehre ait olduğu belirtildi.
Adlarını açıklamayan arkeologların bir Fransız gazetesine gönderdiği görüntülerde, bir kentin sokaklarını andıran, ızgara planındaki yapılar görülebiliyor. Arkeologlar, yapılardan birinin de muhtemelen piramit olduğunu söyledi.
Atlantis bulundu mu
|
|
1 değil, 2 değil, 3 değil... Tam 17 yıldır aynı rüyayı görüyor... Nuh Tufanı Karadeniz'de olmuş!... Gerçek olabilir mi dersiniz?Ordulu Mehmet Ertaş, son 17 yıldır hemen hemen her hafta gördüğü rüyadan yola çıkarak Kapıkaya Kayalıkları'nda Nuh Tufanı'nın izini araştırıyor.
Gülyalı'ya bağlı, Turnasuyu köyünde ikamet eden Mehmet Ertaş, Nuh Tufanı'nın Karadeniz'de koptuğunu düşünüyor.
Son 5 yıl içinde basına da yansıyan şekli ile bilim adamları tarafından yapılan son araştırmaların tufanın Karadeniz'de koptuğunun açıklandığını aktaran Ertaş, tufanın Ordu'nun Gülyalı ilçesine bağlı Kapıkaya Kayalıkları'nda koptuğuna inanıyor.
Mehmet Ertaş (61), son 17 yıldır sık sık aynı rüyayı görüyor. Ertaş son 7 yıldır da rüyasında gördüğü yerleri arıyor. Kapıkaya Kayalıkları'nda devasa kökleri olan bir ağaç dışında rüyasında gördüğü mağara, merdiven basamağı, bir insanı andıran kaya biçimleri, kaya kabir ve gemi bağlama yeri olarak adlandırdığı kaya içinde insan gücü ile yapılmış yerleri bulan Ertaş, tufanın burada koptuğunu, aynı yerde bir de önemli kişinin kabrinin bulunduğunu aktarıyor.
Denizden 150, 350 ve 450 metre yükseklikteki bu kayalıklarda açılmış yarıklar olduğunu aktaran Ertaş, bunların suların çıkış ya da çekilişi sırasında gemi bağlamak için kullanıldığını iddia ediyor. Kayalıklarda diken ve çalılar içinde kimi zaman sürünerek yaptığı geziler sonucu çok sayıda mağara ve bir de kaya kabir bulduğunu anlatan Ertaş, hem gördüğü rüyaların hem bu bulguların hem de bilimsel araştırmaların tufan için Karadeniz'i adres olarak gösterdiğini dile getirerek, yetkililerin araştırma başlatmasını istiyor.
DİLEKÇE YAZDI, İLGİLENEN OLMADI
Ertaş, son 7 yıldır hemen her sene sürekli dilekçe yazarak yetkili kurumların ilgisini Kapıkaya Kayalıkları'na çekmeye çalışmış. Ertaş, hem rüyalarını hem de bulduğu bulguları anlatmış, ancak kapsamlı bir çalışma yapılmasını sağlayamamış. Ertaş, sayıları 15-20'yi geçmeyen dünyanın para babalarının dünyayı bir felakete doğru götürdüğünü düşünen hassas bir yapıya sahip. O, 20 sene sonra gelecek nesle iyi bir miras bırakılmadığına inanıyor. Buzulların erimesi ile bilim adamlarının dünyanın su seviyesinin 7 metre yükseleceğini ifade ettiğini aktaran Ertaş, bu durumda denizdeki dalgaların rüyasındaki gibi dev boyutlara varacağının ifade edildiğini aktarıyor.
Ertaş, 17 yıldır tekrarlanan rüyasını "Ben hep aynı rüyayı görüyorum. Aslında rüya da değil gerçek gibi bir şey. Bende bıraktığı his itibariyle böyle. Ben bunu insanlara pek anlatma taraftarı değilim farkı anlayan, alaya alan olabiliyor. Ben ise o rüyalarda korkunç boyutlara varan dalgaları görüyorum. Öyle ki yıkılmaz çıkılmaz sanılan dağın bir yüzüne vurdu mu taşıp dağın diğer yüzünde ne varsa silip süpürüp yıkan dalgalar. O an için sal yapmaya çalışıyorum. Birkaç dalga salı elimden alıp götürüyor. Müthiş bir korku ve dehşet yaşıyorum, kelimeler ile anlatılması mümkün olmayan. En büyük rahatlığı birkaç denemeden sonra yaptığım salın üstüne çıkınca yaşıyorum. Salın dışında öyle bir yaşam var ki, cehennem ondan daya iyidir diye aklıma geliyor." diye anlatıyor.
Ertaş'ın inceleme yapılsın çağrısına kayalıkların çevresinde oturan civar mahalle sakinleri de destek veriyor. Büyüklerinden bu kayalıklarda gemi bağlanma yerlerinin olduğuna dair hatıralar dinlediklerini aktaran Hasan Elitaş, "Burada bir araştırma yapılsın istiyoruz. Bir bakılsın ne var ne yok, devletin burası ile ilgilenmesini istiyoruz. Belki bir büyük gerçeğin dibindeyiz, ama haberimiz yok. Belki burada başka bir gerçek var ama gene haberimiz yok." şeklinde konuşuyor.
Kayalıkların tabi güzelliği bulunduğuna, Karadeniz'in 450 metreden nefis bir manzara eşliğinde izlenebildiğine dikkat çeken Cengiz Keskin de, "Burada yaşamdan izler var ama bu ne zamana ait. Bu mutlaka bir araştırma yapılıp ortaya konulmalı. Tek başına burarda rastladığımız bulgular bile bize bunun yapılması gereken bir çalışma olduğuna inandırıyor. Mehmet Ertaş'ın gördüğü rüyalar da ilginç. Biz bilim dünyasında böyle rüyalar biliyoruz, biz dikiş iğnesinin ucundaki deliğinin bir rüya ile bulunduğunu biliyoruz. Kapsamlı bir araştırma ile gerçeklerin ortaya dökülmesi için yetkililerin ve üniversitelerin alakasını bekliyoruz." isteğinde bulunuyor.
Nuh Tufanı Karadeniz'de mi koptu
|
|
Hiç bozulmayan bir bilgisayar için neleri feda edersiniz? İşte bu soruya verilen şaşırtıcı cevaplar.Virgin firmasının kurucusu Sir Richard Branson, İngilizlerin kullanamadıkları teknolojik aletlere 12 milyar dolar harcadıklarını açıkladı.
Virgin firmasının yaptığı araştırmada çok ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Birçok insan yaşadığı bilgisayar problemlerinin seks yapamamaktan daha kötü olduğunu söyledi.
2000 kişi arasında yapılan araştırmaya katılanların 3'te 1'i teknolojik problemlerin üzerilerinde stres oluşturduğunu kabul etti. Stres yaşadığını söyleyenlerden %78'lik kesim teknolojik aletlere bağırıp çağırdığını, %21'lik kesim teknolojik aletleri duvara fırlattığını ve %14'lük kesim aletleri yumrukladığını itiraf etti.
Branson ise "Virgin Djital Yardım" programıyla İngilizlerin teknolojik sorunlarına son vermeyi planlıyor. Branson İngilizlerin %56'sının paralarını evlerinde kullanmadıkları teknolojik aletlere yatırdığını belirtirken; teknoloji bizi rahatlatmalı, daha fazla strese sokmamalı; diyor. Virgin firması müşteri olun ya da olmayın sorunlarınıza yardım etmeye çalışıyor
İşte araştırma sonuçları
Yapılan araştırmaya geri döndüğümüzde ise insanların en çok sinirini bozan teknolojik sorunlar sıralamasında PClerin %46 ile ilk sırada olduğunu görüyoruz. İkinci sırada %28 ile dijital iki cihazı bir arada çalıştırmanın getirdiği problemler var. Bu iki problemi %26 ile kablosuz ağlar, %25 ile yazıcılar izliyor.
En çok sorun yaratan bilgisayar problemleri ise bilgisayarın yavaş çalışması, yavaş internet bağlantısı ve bilgisayarın çökmesi ya da donması.
İngilizler ayrıca bir problem çıktığında yardım istemeden önce ortalama 2.7 saat problemi çözmeye uğraşıyor. %56'lık kesim ise evlerindeki çalışır durumdaki elektronik cihazları hiç kullanmadıklarını kabul ediyor.
Araştırma ortalama bir İngiliz'in kullanamadığı elektronik cihazlara 250 dolar harcadığını tespit ediyor.Bir çok İngiliz Müzik ya da fotoğraf arşivini kaybetmenin sevgilisini kaybetmekten daha çok stres veren bir durum olduğunu söylerken %45'lik oran müşteri hizmetlerinin telefonda bekletmesinden şikayetçi. %57 ise telefonda müşteri hizmetlerini beklemenin trafikte beklemekten çok daha sinir bozucu olduğunu söylüyor.
Bilgisayar mı, seks mi
CHIP Online
|
|
Kanada ve Mozambikli bilim adamları, insanların 105 bin yıl önce de tahıldan un ürettiğini ortaya çıkarttı."Science" adlı dergiye açıklamalarda bulunan Calgary Üniversitesi araştırmacılarından Julio Mercader, Mozambik'teki bir mağarada, on binlerce yıl eski olan ve tahılın öğütülmesinde kullanılan aletler bulduklarını söyledi.
İnsanların on binlerce yıl önce yerleşik olmadığına ve avcı olarak yaşadığına işaret eden Mercader, bugüne kadar avcı olarak yaşayan insanların sadece et ve meyve yiyerek yaşadığının tahmin edildiğini, ancak son bulguların bu insanların tahıldan un yapmış olduğunu da ortaya koyduğunu kaydetti.
Haberi veren Alman "Die Welt" gazetesinin internet sayfasında, bugüne kadar insanların yaklaşık 12 bin yıl önce yerleşik olarak yaşamaya başladıktan sonra un ürettiğinin tahmin edildiği bildirildi.
İnsanlar, 105 bin yıl önce de un üretiyormuş
|
|
Çay ve kahve içmek, tip-2 diyabet riskini düşürüyor.Avustralya'nın Sidney Üniversitesinden Rachel Huxley ve diğer ülkelerden bilimcilerin katıldığı araştırmanın sonuçları, "Archives of Internal Medicine" adlı tıp dergisinde yayımlandı. Makaleye göre kafeinsiz kahve içmek de aynı etkiyi gösteriyor. Bunun nedeni, kafeinin bu yönde bir etkisi olmaması, etkinin çay ve kahvede bulunan magnezyum, lignan, klorogenik asitler gibi diğer kimyasallardan kaynaklanması. Ancak çay ve kahvenin neden diyabet riskini azalttığına ilişkin kesin bir veri henüz elde edilemedi. araştırma sonuçlarına göre her gün içilen fazladan birer fincan kahve veya çay, ileride bu hastalığa yakalanma riskini yüzde 7 oranında azaltıyor. Bu da, günde 4 fincan çay veya kahve içen birinin ileride bu hastalığa yakalanma riskinin yaklaşık yüzde 25 oranında azalması demek. Araştırma çerçevesinde 18 ayrı çalışmada yaklaşık 450.000 kişi incelendi. Çalışmada bu eğilim belirlendi ancak nedeni aydınlatılamadı. Tip-2 diyabete genellikle hareketsiz yaşam biçimi ve aşırı yemek yol açıyor
|
|
Uluslararası bir araştırma grubu, dokunma ve hissetme yeteneğini veren sinir sisteminin yanında insan vücudunun tümüyle tek ve ayrı bir duyusal sisteme sahip olduğunu buldular.The Journal Pain isimli dergide yayınlanan habere göre, bu duyusal ağın kan damarlarımızın ve ter bezlerinin her yerinde konuşlandığını belirten araştırmacılar, birçok insanda bunun farkedilmediğini söylediler.
Araştırmacılar, önceden bilinmeyen anormallikleri olduğu teşhis edilen 2 hasta üzerinde çalışırken, bu gizli duyusal sistemi bulduklarını açıkladılar. Bu hastaların "acıya karşı doğuştan hissizlik" gibi çok nadir rastlanan bir duruma sahip olduklarını söyleyen araştırmacılar, bu durumda olan diğer bireylerin ise ciltlerinin aşırı kuru olduğu, sık sık kendilerini yaraladıkları ve genellikle çeşitli zihinsel engellerinin bulunduğu kaydediliyor.
Normal koşullar altında cildin farklı sıcaklıklar, cep telefonu titreşimi, kılların hareketi ve acı veren stimuli gibi farklı mekanik temasları ayırt etmek için birçok farklı sinir ucu türü içerdiğini söyleyen araştırmacılar, küçük kan damarlarındaki ve ter bezlerindeki duyusal sinir ucu varlığının cildin içine gömülü olduğunu buldular.
Yıllardır küçük kan damarları ve ter bezlerindeki farklı türlerdeki sinir uçlarını belirlediklerini belirten araştırmacılar, bunların kan akışını ve terlemeyi düzenlediğini farzettiklerini, bu nedenle bilinçli duyulara katkıda bulunduğunu hiç düşünmediklerini ifade ettiler.
Ciltte gizli duyusal sistem bulundu
|
|
İnsan beynine günde ortalama 100 bin 500 kelime giriyor.Bu da saniyede 23 kelime ediyor.Bu rakam bir bilgisayarın bile çökmesine neden olabiliyor.ABD'deki San Diego Üniversitesi'nde yapılan bir arıştırma günümüz insanının elektronik posta,internet televizyon ve diğer iletişim araçları nedeniyle "Bilgi bombardımanına " tutulduğunu ve bu yüzden beyne aşırı yüklenildiğini ortaya çıkardı.
Araştırmaya göre bir kişinin beynine, günde ortalama 100 bin 500 kelime giriyor.Bu da saniyene 23 kelime ediyor.Uzmanlar "Bu kadar aşırı bilgi noırmal bir bilgisayarı bile çökertir.Aynı etkiyi insan beyinine de yapabilir" diyor.
Beynimiz iflasın eşiğinde
|
|
Güney Afrika'nın küçük ülkesi Ekvador'da 5 yeni volkan bulundu.Bir grup araştırmacının yeni volkanları, başkent Quito'nun güneydoğusunda ortaya çıkardığı belirtildi.
Araştırmacılardan Minard Hall ve Patricia Mothes, henüz görevlerinin bitmediğini, başka volkanların da keşfedilebileceğini söylediler.
Halihazırda 30 volkanın bulunduğu ülkede ortaya çıkarılan yeni volkanların aktif oldukları sanılıyor.
5 yeni volkan bulundu
|
|
Telomer adlı DNA parçasının uzunluğunun genç görünmeyle ilişkili olduğu tespit edildi.Gerçek yaşından daha genç gösteren kişiler daha uzun yaşıyor. 70 yaş üstü 387 ikizle yapılan ve yedi yıl süren araştırmaya göre, olduğundan genç gösterenlerin bazı hastalıklara yakalanma şansı da düşük.
Güney Danimarka Üniversitesi’nde Prof. Kaare Christensen liderliğinde yapılan araştırmada, yaşları 70 ile 99 arasında olan 387 çift ikizin fotoğrafları, üç ayrı uzman ekip tarafından yorumlandı.
Ekiplerden ilki, ileri yaşlı kişilerin yaşlarını tahmin etmede uzman olduğu düşünülen geriyatri elemanlarından, ikincisi ise yine kendi yaşıtlarının yaşlarını bilmede yüksek skor sahibi ‘ileri yaşlı kadınlar’dan oluştu.
Üçüncü gruptaysa yaş tahmininde en berbat skora sahip olduğu bilinen ‘genç, erkek, sınıf öğretmenleri’ yer aldı.
Üç heyetteki kişilere 774 ikiz kardeşin fotoğrafları karıştırılarak ve çift birbirinden ayrılarak ayrı günlerde gösterildi.
Yedi yıl boyunca derlenen bilgilere dayanılarak hazırlanan ve British Medical Journal tıp bülteninde yayımlanan sonuçlara göre, kişilerin algılanan yaşlarıyla yaşama süreleri arasında yakın bir ilişki tespit edildi.
Raporda yer alan başka bir ifadeyle, gözlenen ikizlerin arasındaki ‘görünen yaş’ farkı ne kadar büyükse, daha genç görünen ikiz kardeşin daha uzun yaşama olasılığı o kadar artıyor.
Independent gazetesinin aktardığı araştırmada ayrıca, görünen yaşla ’telomer’ adı verilen biyolojik yapıtaşı olan moleküller arasında bir ilişki olduğu da teyit edildi. Telomerlerin daha kısa olduğu kişilerin daha hızlı yaşlandığı düşünülüyor. Telomer boyu aynı zamanda bazı hastalıkların oluşma olasılığını da etkiliyor.
Genç gösteren uzun yaşıyor
ntvmsnbc
|
|
İstenmeyen ANILARDAN kurtulmak artık mümkün.Amerikalı uzmanların yaptığı çalışma sonucunda kötü anıların ya da korkuların yeni bir teknikle silinmesinin ya da düzeltilmesinin mümkün olduğu ortaya çıktı.
Amerikalı bilim insanları zihinde acı veren anıların silinmesini mümkün kılan 'pencereler' tespit etti.
Araştırmacılar, anıları canlandırıp, daha sonra korku ve travmanın kalıcı olarak silinmesinin mümkün olduğunu ortaya koydu.
Önceki araştırmalardan farklı olarak bu 'silme' işlemi ilaç tedavisi gerektirmiyor ve mevcut terapiler kullanılarak sağlanabiliyor.
Araştırmacılara göre yeni teknik, sözgelimi eski askerlerin savaş alanında yaşadıklarının etkisiyle oluşan travmalardan kurtulmalarına ve yoğun bir şekilde fobi sahibi olan kişilerin tedavisine yardımcı olacağını düşünüyor.
Araştırma, yönetmenliğini Michel Gondry'nin üstlendiği, Jim Carrey ve Kate Winslet'ın başrollerini oynadığı Türkçeye 'Sil Baştan' ismiyle çevrilen "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" adlı başarılı filmin hikayesini hatırlatıyor.
Araştırmacı ekibin lideri New York Üniversitesi'nden Dr. Daniela Schiller, "Araştırmamız bir anının ömrü boyunca kalıcı olarak değişmeye elverişli hale geldiği fırsat pencerelerinin varlığını ortaya koyuyor. Hafızanın dinamiklerini anlayarak uzun vadede olağan dışı duygusal anıları içeren bozuklukların tedavisinde yeni yollar açabiliriz" diyor.
Sonuçları Nature dergisinde yayınlanan araştırma, farelerde yapılan deneylerden yola çıkılarak insanlar üzerinde deneyler yapılması sonucunda gerçekleştirildi.
Deneylerde gönüllülere korku dolu bir anıyı canlandıran nesneler gösterildi. Böylece bir anıyı canlandırmanın, bu anının tekrar depolanmadan önce düzeltilebileceği özel bir zaman penceresi açtığını ortaya koydu.
20 gönüllü ile yapılan deneylerde, denekler hafif elektrik şokuyla kendilerine gösterilen mavi renkli dörtgenden korkmaya koşullandırıldı. Ekip 10 dakika bekledi ve daha sonra gönüllülere tekrar tekrar renkli objeyi gösterdi, ancak şok uygulamadı. İkinci gruba 10 dakika beklenmeksizin aynı görüntü gösterildi. Bu grup bu obje gösterildiğinde korkmaya devam etti. Bir yıl sonra gönüllüleri tekrar incelendiğinde, gruplardan biri korku belirtisi göstermezken, diğer grup korku tepkisi vermeye devam etti.
Araştırmacılar bunun, evvela deneklerin korkuyu ya da kötü anıyı çağırmalarının sağlanmasıyla gerçekleşirken, bu yeniden çağırmanın ardından tedavi sürecinin altı saatten uzun olmaması gerektiğini ortaya koydu.
Aşırı korkulara yönelik uygulanan geleneksel terapi anıların kalıcı olduğunu ve sadece hastaların düşünceleri bastırmaya koşullandığı 'yok etme çalışması' denilen süreçte değiştirilebileceğini benimsiyor. Ancak geleneksel terapi sonrasında bazı durumlarda anılar yeniden canlanabiliyor ve başka psikolojik sorunlara yol açabiliyor.
Yeni teknik ise anının tamamen silinmesine imkan veriyor. Uzmanlar yeni teknikle, anıların çağrılıp tamamen yeniden yazılabileceği spesifik 'yeniden birleştirme pencerelerinin' varlığını keşfetti.
KRİTİK ALTI SAAT
Bu pencere, korkunun ya da travmanın yeniden çağrılmasından 10 dakika sonra başlıyor ve altı saat var oluyor.
Deneyler sonucunda, kasıtlı olarak geri çağrılan anının, beyin onu yeniden depolamadan önce silinmeye ya da kalıcı olarak yeniden yazmaya karşı savunmasız hale geldiği ortaya çıktı.
Araştırmanın mimarlarından Dr. Elizabetp Phelps, "Zamanlamanın korkunun kontrolünde önceden sanıldığından daha önemli bir yeri olabilir. Hafızamız esas olayın kesin bir hesabından ziyade, son geri alımı yansıtıyor" diyor.
Kötü hafıza silinebilecek
|
|
ABD’deki Mayo Clinic’te gerçekleştirilen deneyde beyin dalgalarıyla harflerin ekranda görünmesi sağlandı.ABD’nin Florida eyaletininde bulunan Mayo Clinic Jacksonville kampüsü sinirbilim uzmanları, beyin dalgalarını kullanarak bilgisayar ekranında yazı yazmanın mümkün olduğunu ispatladı.
Deney için, elektrokortikografi (elektrotların direkt beyin kabuğuna yerleştirilmesi ile uygulanan elektrik potansiyellerinin kaydedilmesi tekniği) yardımıyla beyin aktiviteleri gözlemlenen iki epilepsili hasta bir araya getirildi. Birer bilgisayar monitörünün karşısına oturtulan hastalardan, ekranda gözüken ve sadece rakamlar ile harflerden oluşan karakter setine bakmaları istendi.
Böylece hastaların zihinlerinde bir harfe teker teker odaklanarak, o harfin bilgisayar ekranında gözükmesi sağlandı. Amerikan Epilepsi Derneği’nin 2009 yıllık toplantısında sunulan bulgular, bilim çevrelerinde heyecana neden oldu. Araştırmayı yöneten nörolog Jerry Shih, tekniğin geliştirildiği takdirde ilerde protez kol ve bacak kullananların hayatının oldukça kolaylaşacağını belirtti. Ulusal Bilim Kurumu tarafından finanse edilen çalışma, halen sürüyor.
Beyin gücüyle ekrana harf yazdılar
|
|
ABD'de yapılan bir araştırmaya göre içki içildikten sonra bir fincan kahve, ayılmak için belki de yapılacak en kötü şeylerden biri.Philadelphia'daki Temple Üniversitesi'nde fareler üzerinde yapılan ve Behavioural Neuroscience dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, kahve insanın kendine geldiği hissi yaratsa da bu sadece bir yanılsama.
Araştırmacılar, aslında kahvenin insanların alkolün etkisinde olduklarını anlamalarını zorlaştırdığını belirtiyor.
Araştırmanın başında yer alan Dr Thomas Gould, kahvenin ayıltıcı etkisi bulunduğuna dair efsanenin yanlış olduğunun artık ortaya çıkması gerektiğini belirterek, kafein ve alkolün birlikte kullanımının felaket sonuçlara neden olabilecek kötü kararlar verilmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
İçki içtikten sonra kendisini yorgun ve sarhoş hissedenlerin, hala alkolün etkisinde olduğunu bilmek isteyebileceğini belirten araştırmacılar, bütün gece uyanık durmak ve içki içebilmek isteğine karşın, kafein alkol kombinasyonunun ciddi riskler yaratabileceğini kaydediyor.
Araştırmacılar, alkol ve kafeinin insanlarda uyanık ve potansiyel tehlikelerle yeterince başa çıkabileceği hissi yaratabileceğinin altını çizerek, bunun alkolün etkisinde otomobil kullanmak veya sonucu kötü bitebilecek durumlara atılmaya yol açabileceği uyarısında bulundu.
Bilim adamları, araştırmalarında yetişkin farelerin, parlak ışık ve yüksek ses gibi rahatsız edici uyarıcılardan kaçınarak labirentte nasıl yönlerini bulduklarını gözlemledi. Hayvanlara değişik kombinasyonlarda alkol ve kafein veren araştırmacılar, bu grupla sadece tuzlu solüsyon verdikleri farelerin yön bulma yeteneklerini karşılaştırdı.
Alkolün hayvanları daha rahat, ancak rahatsız edici şoklardan daha az kaçabilir hale getirdiğini gören araştırmacılar, kafein verilen farelerin labirentte birazcık daha iyi yön bulduklarını ama daha tetikte ve gergin olduklarını tespit etti.
Alkol ve kafein kombinasyonunda ise göreli daha tetikte görünen gevşemiş farelerin rahatsız edici uyarıcılardan yine kaçamadıkları görüldü.
Araştırmacılar, alkol ve kafein kombinasyonunun insanda, hala sarhoş oldukları halde ayık oldukları hissi yarattığına inanıyor.
Araştırmada, bir denek fareye verilen kahve dozunun insanda 8 fincan kahveye eşdeğer olduğu belirtildi.
Kahve sarhoş ayıltmıyor
|
|
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hizmete giren cihazla tümörlü dokular, çevredeki dokulara zarar verilmeden yok ediliyor.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde kanser tedavisinde kullanılan yeni cihazla üç boyutlu görüntüsü alınan tümörlü dokular, çevredeki zararsız dokular etkilenmeden yok ediliyor.
‘Varyan Linear Hızlandırıcı’ adını taşıyan cihazla dışarıdan uygulanan radyoterapi ile tümörlü doku grubuna belirli bir mesafeden radyasyon verilerek tedavi sağlanıyor. Yöntem, tümörlü dokuları yok ederken çevredeki dokulara hiçbir
zarar vermiyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Ana bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Eray Karahacıoğlu, tedavide, ilk olarak bilgisayarlı simülasyon yapılarak tümörle ilgili yer, büyüklük, hassasiyet gibi birtakım bilgilerin toplandığını söyledi.
Bu verilerin aktarıldığı bilgisayarlı planlama cihazında, tümörlü ve çevredeki hassas dokularla organların işaretlendiğini ve tedavi dozlarının belirlendiğini anlatan Karahacıoğlu, daha sonra linear hızlandırıcının devreye girdiğini belirtti.
Bu aşamada ise üç boyutlu görüntüsü alınan tümörlü dokuya cihaz yoluyla uzaktan radyasyon verildiğini bildiren Karahacıoğlu, "Sadece tümörü yok eden ve çevredeki zararsız dokuları etkilemeyen işlem tamamen ağrısız oluyor. Bu tedavi radyoterapi gerektiren tüm kanserli hastalarda ister büyük ister küçük tüm tümörlü dokuları yok etmek için uygulanabiliyor" diye konuştu.
Radyasyon onkolojisinde son 10 yıldır uygulanan bu tedavinin baş, boyun, meme, akciğer, mide, bağırsak, kalın bağırsak, prostat, rahim ağzı, vulva, vajina ve rahim kanserleri ile beyin tümörlerinde etkili olduğunu vurgulayan Karahacıoğlu, teknolojik gelişmelerin tedavide planlamaya yönelik işlemlerde kolaylık sağladığına dikkati çekti.
Bu cihazla yapılan tedavinin avantajlarından birinin de tedavilerin güvenilirliğinin kontrol edilmesi amacıyla dijital portal alınması olduğunu vurgulayan Karahacıoğlu, "Radyasyon tedavisi uygulanacak hastadaki tümörlü bölgenin daha önce yapılan planlamaya uygun olup olmadığı bir kez daha bilgisayarlı görüntüleme sistemiyle kontrol ediliyor. Böylece tedavide daha yüksek başarı sağlanıyor" bilgisini verdi.
Türkiye’de az sayıdaki merkezde bulunan cihazın özelliklerinden birinin de yoğunluk ayarlı radyoterapi yapılabilmesi olduğunu ifade eden Karahacıoğlu, üç boyutlu tedavinin daha gelişmiş bir aşaması olan bu sistemin tümör dozlarının istenilen dokuda yoğunlaşmasını, arzu edilmeyen dokudan ise uzaklaşmasını sağladığını bildirdi.
Karahacıoğlu, dışarıdan uygulanan radyoterapide, radyasyonun, dışarıya çıkmasına engel olmak için kalın duvarlı bir odada verildiğini, tedavinin, aygıtı kontrol eden radyoloji teknisyenlerinin gözetiminde uygulandığını söyledi.
Prof. Dr. Karahacıoğlu, hastanın odada yalnız kaldığı bu yöntemde, radyoterapi teknisyeninin kapalı devre bir televizyon sistemi ya da radyasyon geçirmeyen pencereden izleme yaparak tedaviyi yönlendirdiğini sözlerine ekledi
Kanserli hücreleri yok eden üç boyutlu cihaz
|
|
Erkeklik hormonu testosteronun saldırganlığa neden olmadığı ortaya çıktı!İsviçreli araştırmacılar, yaygın kanaatin aksine erkeklik hormonu testosteronun saldırganlığa neden olmadığını tespit ettiler.
Nature dergisinin internet sayfasında yayınlanan davranış araştırmasında, Zürih Üniversitesi'nden bilim adamları, bir bölümüne 0,5 mg testosteron, diğerlerine de plasebo verdikleri 120 kadını bir miktar parayla oynanan bir paylaşım oyununda gözlemlediler. Oyunda, iki ekibin, bir teklif ve müzakereyle bir paylaşım şekli konusunda anlaşmaya varmaları gerekiyordu.
Testosteron alanların, plasebo alanlardan genel olarak, daha iyi ve daha yansız teklif sunduklarını gören İsviçreli Bilim adamları araştırmayla ilgili yayınladıkları açıklamada, küçük bir doz testosteronun kadınlarda, müzakere ederken sosyalliğin artmasını sağladığını, anlaşmazlıkları azalttığını ve sosyal etkileşimlerde etkinliği arttırdığını belirttiler.
Testosteron ve saldırganlık bağlantısı efsanesinin, mahkumlar üzerinde yapılan araştırmaların, tecavüzcülerin, hırsızlık veya uyuşturucu kullanmaktan hüküm giyenlerden daha yüksek testosteron oranına sahip olduklarını göstermesinden kaynaklandığının altını çizen araştırmacılar, bu bağlantının kurulmasının testosteronun gerçek etkisini gösteren bir kanıt oluşturmayacağını kaydettiler.
İsviçreli araştırmacılar, bir başka hipoteze göre de, testosteronun, cezaevlerinde "isyancı ve antisosyal" bir tarz ifadesi yaratabilen bir sosyal statü arayışına yol açabileceğini belirttiler.
Suç erkeklikte değilmiş
|
|
Araştırmalara göre, Akdeniz'in iki seneden daha kısa sürede dolduğu hesaplandı.Cebelitarık boğazının derinliği esas alınarak yapılan araştırma ve hesaplamalara göre, dolma işleminin birkaç bin yılı bulduğuna işaret edilen Akdeniz'in, yaklaşık 5.5 milyon yıl önce iki seneden daha kısa sürede dolduğu hesaplandı.
Nature dergisinin son sayısında yayımlanan yeni araştırmada ise, çökelti katmanları yeni yöntemlerle incelendi. Hesaplamalarda da çökeltilerin içerdiği biyolojik çeşitlilik göz önünde tutuldu.
Barselona'daki Bilimler Akademisinden Daniel Garcia-Castellanos başkanlığındaki ekibin araştırmasına göre, Akdeniz bir zamanlar okyanusla bağlantısı olmayan kapalı denizdi. Cebelitarık, o zamanlar okyanusla Akdeniz'i ayırıyordu. 50 bin ila 400 bin yıllık dönem boyunca Akdeniz'in suyu buharlaşma sonucu iyice azaldı. Deniz seviyesi, bugünkünden 1500 ila 2700 m düştü. Tuz oranı arttı.
Afrika'yı Avrupa'ya bağlayan kara parçası (Cebelitarık) birden kırıldı ve okyanus suları, bugünkü Amazon nehrinden bin kat daha hızla akarak Akdeniz'i doldurmaya başladı. İki yıla varmadan Akdeniz suyla doldu.
Araştırmacıların hesabına göre, Atlantik sularının saatte 300 km hızla hücum ettiği Akdeniz'de sular, günde 10 metreden fazla yükseldi.
Akdeniz 2 senede oluştu
|
|
Kadınlarda daha çok görülüyor...Teknoloji, hayatı kolaylaştırsa da bazıları için başlı başlına stres nedeni. İnterneti kullanamayanlar, şifre ve parola işlemlerinden ürkenler, veri kaybı yaşamaktan korkanlar, teknostresle baş başa. Kontrolden çıkmadan tedbir alınmalı
-Selçuk Üniversitesi bilgisayar ve öğretim teknolojileri hocası Dr. Ahmet Naci Çoklar, internet kullanıcılarının teknostres düzeylerini belirlemek için 287 kişi üzerinde araştırma yaptı.
- Teknostres, kadınlarda erkeklerden daha fazla görülüyor.
- Sıkıntı yaşayanların çoğu ev hanımı, emekli ve çiftçi. Öğrenciler daha rahat.
Stresin en çok görüldüğü grup, 31 yaş üzeri. 20 ve altı yaştakilerde oran çok düşük.
- Sorunla boğuşanlar, bunu rahatsızlık olarak görüyor. Bireysel ve yasal düzenlemelerin yapılmasını istiyorlar.
BU STRESE YENiLMEYiN
Sürekli teknolojiyle ilgilenmek beyne aşırı yük bindiriyor. Öyle ki, ‘hazımsızlık, kalp rahatsızlığı ve hipertansiyon’ gibi hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çağın hastalığı, bağımlılık yapıyor. Tedbir alabilirsiniz.
-İş saatleri dışında size telefonla ulaşılmasını engelleyin. Bırakın, sadece mesaj iletsinler.
- Günü üç dilime bölüp, e-postalarınızı belirli saatlerde kontrol edin.
- İnternette geçirdiğiniz zamanı iyi hesaplayın.
- Tüm gün bilgisayar başında oturmak yerine arada basit egzersizler yapın.
Teknostres
|
|
Aylık 7.750 TL maaş karşılığı, "Gece ekonomisi ve fuhuş" araştırmacısı aranıyor. İşte detaylarAvrupalı araştırmacıların birbirinden ilginç raporlarıyla karşılaşıyoruz. Elbette bu araştırmaları yapan çeşitli görevliler ve bu araştırmalar için ayrılan bütçeler var.
Bu araştırmalardan birisi de Leeds Üniversitesi tarafından yürütülüyor. 21 ay sürecek bir araştırma için yıllık 31.513 sterlin maaşla çalışan aranıyor. Aylık 7.750 maaşla alınacak olan araştırmacı "Gece ekonomisi" üzerine.
İş tanımında araştırma görevlisinin "Fuhuş ve gece ekonomisinde tüketim" konusunda çalışması gerekiyor. Ağırlıklı olarak iş Leeds şehrinde olsa da, iş tanımında başka şehirlere yolculuğun gerekebileceği belirtiliyor.
Araştırma görevlisinin bu alanda uygun araştırma tecrübesine sahip olması ve daha önce kadın seks endüstrisinde araştırma konusunda da tecrübesi olması gerektiği belirtiliyor.
Leeds Üniversitesi'nde ilgili kişi olan Doktor Teela Sanders'a başvurabilirsiniz.
Seks araştırmacısı aranıyor
CHIP Online
|
|
Saçların beyazlamasında, stres ya da diyet gibi yaşam faktörlerinden çok kadınların genlerinin ön planda olduğu ortaya çıktı.BBC'de yer alan habere göre, Unilever firmasında görevli bilimadamları, yaşları 59 ile 81 arasında değişen 200'den fazla tek yumurta ikizi olan ve olmayan ikiz kızkardeşleri inceledi.
Bilimadamları, aynı genleri paylaşan tek yumurta ikizi kızkardeşlerde saçların beyazlaması arasında çok küçük farklar bulurken, tek yumurta ikizi olmayanlarda ise genler aynı olmadığı için daha fazla farklılık keşfettiler.
PLoS One isimli dergide yer alan çalışmada, aynı zamanda saç dökülmesinin de genetik faktörlerle ilişkili olduğu açıklanırken, başın üst kısmındaki dökülmesinin ise çevresel faktörler ve yaşam tarzıyla bağlantılı olduğu belirtildi.
Araştırmacılar, bu çalışmanın kadınların saçlarının beyazlama sebebi üzerinde büyüleyici bir görüş sunduğunu ve çevresel faktörlerin düşünüldüğü kadar önemli olmadığını göstediğini ifade ettiler.
Daha önceki araştırmalarda, akrabalarına göre saçları daha erken kıraran insanlar üzerinde birkaç saptanabilir çevresel faktör bulunmuştu. Bu birçok insan için yaşam tarzının saçlarınızın kırarması üzerinde çok büyük etkisi olmadığı anlamına geliyor. Bu kuralı bozan istisnalar olabileceğini belirten araştırmacılar, saçların kırarmasında genlerin rol oynadığı konusunda aynı fikirdeler.
Ayrıca araştırmacılar, belirli tip kimyasallara maruz kalmanın da saçların kırlaşmasına destek olduğunu açıkladılar.
İşte saçları beyazlatan gerçek
|
|
Fransız arkeologlar, Almanya'nın güneybatısında 7 bin yıllık bir toplu mezarda kitlesel yamyamlığın izlerini buldu.Antiquity dergisinin haberine göre bilim adamları, bulgularının Avrupa'da erken Neolitik çağda yamyamlığın ender kanıtlarından biri olduğunu belirterek, Herxheim köyü yakınlarında günışığına çıkarılan 500 civarındaki insan kalıntısının, aralarında çocuk, hatta doğmamış bebeklerin bulunduğu insanların "kasten kesilip biçildiğini" gösterdiğini kaydetti.
Fransa'nın Bordeaux Üniversitesinden araştırmacılar, ilk kez 1996'da başlanan kazılarda ele geçen insan kemiklerinin kasıtlı olarak kesilip kırıldığını ve bunun yamyamlığın belirtisi olduğunu belirterek, bazı kemiklerin çiğnendiğine işaret etti.
Bazı Bilim adamları ise, yamyamlık teorisine karşı çıkarak, etlerin kemikten sıyrılmasının ölü gömme ritüelinin parçası olduğunu savunuyor.
Tarımın Orta Avrupa'da ilk yayılmaya başladığı erken Neolitik dönemde Avrupa'da yamyamlığa rastlanmasının biraz sıra dışı olduğunu düşünen bilim adamları, bunun açlık ve kıtlık çekilen bir döneme denk gelmiş olabileceğine işaret ediyor.
Doğmamış bebekleri bile yemişler
|
|
Türkler'in internet tutkusu araştırıldı.. 1948 kişinin katıldığı tamamen dijital bir ankette ilginç sonuçlar ortaya çıktı.İnternet kullanıcılarının yaklaşık yarısı her gün ortalama 5 saatin üzerinde, dörtte biri ise haftada 50 saatin üzerinde online oluyor. E-posta, anında mesajlaşma (IM) ve oyun ise ön planda...
İnteraktif pazarlama ajansı Adinteractive, İnteraktif Türkler 2009 araştırma raporunu, 1948 kişinin katıldığı tamamen dijital bir anket yardımıyla şekillendirdi. Katılımcıların yüzde 75,4'ünü ağırlıklı 18-35 yaş aralığındakilerin, yüzde 67'sini üniversite düzeyindekilerin, yüzde 43'ünü de kadınların oluşturduğu araştırma sonuçlarına göre, internet ağırlıklı olarak, e-posta, IM ve oyun amaçlı kullanılıyor.
Ankete katılanların yüzde 49,5'i her gün ortalama 5 saatin üzerinde internette vakit geçiriyorken, yüzde 25,1'i haftada 50 saatin üzerinde online oluyor.
İnterneti kullananlar içinde e-postayı kullananların oranın yüzde 83,9 olarak belirlenirken, katılımcıların yüzde 50'si sürekli bu hizmetten yararlandığını ifade ediyor.
İnterneti yüzde 91,3 oranında chat, sohbet amaçlı kullananların ise yüzde 48'i fırsat buldukça, yüzde 20'si akşamları, yüzde 16,6'sı ise sürekli olarak bu hizmetten yararlanıyor.
SOSYAL TOPLULUK SİTELERİ AĞIRLIKLI ÖĞLEN KULLANILIYOR
Sosyal topluluk siteleri kullanıcılarının oranı ise yüzde 57,9 olarak belirlendi. Bu kullanıcıların yüzde 40,3'i öğlen, yüzde 17,3'ü ise akşam saatlerinde bu siteleri ziyaret ediyor.
İş amaçlı interneti kullanan yüzde 47,3 oranındaki katılımcının büyük bir kısmı sürekli olarak internetten bu amaçla yararlanıyor. Bilgi, haber alma amacıyla internet kullananların yüzde 35,9'u sürekli, yüzde 29,7'si fırsat buldukça interneti kullandığını belirtiyor.
Yüzde 67 oranına sahip olan, oyun ve eğlence amacıyla internet kullananların yüzde 49,7'si fırsat buldukça, yüzde 20,9'u ise akşam saatlerinde internetten yararlanıyor.
Araştırma sonuçlarına göre internet, ders/ödev, Müzik dinleme ve indirme, film indirmek ve izlemek, arkadaşlık amaçlı da kullanılıyor.
BANKACILIK İŞLEMLERİNİ İNTERNETTEN YAPANLARIN ORANI YÜZDE 35
Bankacılık işlemlerini internetten gerçekleştirenlerin oranı yüzde 35 iken, bu kullanıcıların yüzde 37,6'sı sürekli, yüzde 21,9'u sabah, yüzde 16,4'ü ise öğlen saatlerinde işlemlerini yapıyor.
Kamu hizmetleri işlemlerini internet üzerinden gerçekleştirenlerin oranı da yüzde 18,4 düzeyinde. Blog kullanıcılarının oranı yüzde 12,7, forum kullanıcılarının oranı da yüzde 18,8. İnterneti ticaret amaçlı kullananların oranı yüzde 9,3 olurken, bunların yüzde 70'i sürekli olarak, yüzde 18,7'si ise fırsat buldukça bu hizmetten yararlanıyor.
Yüzde 33,4 olan internet üzerinden alışveriş oranının yüzde 62,6'sı sürekli, yüzde 13,5'i akşamları interneti bu amaçla kullanıyor.
ARAMA MOTORLARI DIŞINDA EN SIK ZİYARET EDİLEN ADRES
Ankete katılan kullanıcıların arama motorları dışında en sık ziyaret ettiği adreslere bakıldığında ise Facebook birinci sırayı aldı.
Araştırmada reklam içerikli e-mail tıklanma oranlarına bakıldığında, en son gün içinde bir reklam içerikli e-mail'e tıklayanların yüzde 36, son birkaç gün içinde tıklayanların ise yüzde 24,5 oranında olduğu görülüyor.
CEP TELEFONUNDA KONUŞMA DIŞINDA EN FAZLA KULLANILAN SMS GÖNDERİMİ
Araştırmaya katılanların yüzde 98,5'i cep telefonu sahibiyken, yüzde 1,5'i cep telefonu kullanmadığını belirtiyor. Cep telefonuyla internete düzenli olarak girenlerin oranı yüzde 41, lokasyon bazlı uygulamaları kullananlar ise yüzde 23 düzeyinde.
Ankete katılan kullanıcıların yüzde 49,5'i cep telefonlarına gelen indirim, promosyon mesajlarını faydalı bulurken, katılımcılar kendilerine atılan SMS'lerde yüzde 44 oranla promosyon ve indirimlerin duyurulmasını istiyor.
''Cep telefonunuza hangi sıklıkla müzik, resim, oyun ya da uyulama indirirsiniz?'' sorusuna yüzde 39 ''asla'' yanıtını verirken, yüzde 35,5'i ''nadiren'', yüzde 13,5'i ''mecbur kaldığında'', yüzde 12'si ''sıklıkla'' cevabını veriyor.
Araştırma sonunda ankete katılan kullanıcıların cep telefonlarını konuşma dışında kullandıkları fonksiyonlar; yüzde 92,5 SMS gönderimi, yüzde 77,5 fotoğraf çekimi ve yüzde 48,5 uygulamalar, yüzde 44,5 radyo dinleme, yüzde 41,5 internete bağlanma, yüzde 36 oyun oynama, yüzde 33 MMS gönderimi, yüzde 14 GPS navigasyon şeklinde sıralanıyor.
İNTERAKTİF TV
Ankete katılanlar arasında interaktif TV sahibi katılımcıların yüzde 98'i ev, yüzde 2'si iş yerinde interaktif TV kullanıyor. En çok izlenen yayınlar yüzde 73 ile ulusal kanallar olurken, bunu haber kanalları, film-dizi kanalları, spor kanalları izliyor. ''Televizyonda genelde kimin istediği kanal açık olur?'' sorusuna katılımcıların yüzde 68'i ''benim'' yüzde 14'ü ''eşimin'' cevabını veriyor. Katılımcıların yüzde 33'ü TV'yi tek başına, yüzde 31'i ise ailece izliyor.
Adinteractive'in Kurucusu ve Başkanı Köksal Abdurrahmanoğlu araştırmaya ilişkin değerlendirmesinde, müşterilerine hiç olmadıkları kadar yakınlaştığını hisseden markaların pazarlama projelerini giderek daha ucuz ve daha verimli bir alan olan dijital tarafa kaydırmaya başladığını, geleneksel pazarlamanın pastadaki payı azalırken dijital ve interaktif projelerin sayısının katlanarak arttığını vurguladı.
Abdurrahmanoğlu, ''Krizde bu mecraya yatırım yapan markalar hem krizden daha az etkileniyor hem de rakipleri karşısında büyük rekabet avantajı sağlıyor'' dedi.
Türkler internete niçin giriyor
|
|
Uykuda öğrenmek özellikle öğrenciler için "hayal" olsa da bilim adamları, bunun bir anlamda gerçek olduğu görüşünü savunuyor.Birçok araştırma, uykunun ezber sürecinde önemli rol oynadığını kanıtlarken ABD'nin Northwestern Üniversitesi'nden Ken Paller ve ekibinin yaptığı, Science dergisinde yayımlanan araştırma da öğlen/akşamüstü uykusunda işitme duyusunun uyarılmasının hafızayı güçlendirdiğini gösterdi.
Bilim adamları, 12 gençten bilgisayar ekranındaki 50 şeklin yerini ezberlemesini istedi. Her şekil kendine özgü bir sese sahipti (örneğin kedi şekli-kedi sesi).
Daha sonra uyuyan gönüllülere, derin uyku sırasında 25 şekle özgü ses dinletildi. Uyandıklarında sesleri duyduklarının bilincinde olmayan katılımcılar, "sesini duydukları 25 şekli", "sessiz 25 şekle" göre daha iyi yerleştirdi.
Katılımcılar uyutulmadan yapılan aynı deney başarılı olmadı.
Fransız Le Figaro gazetesinin internet sitesinde de yayımlanan makalede, 2007'de Almanya'nın Lübeck Üniversitesi'nden Jan Born'un koku duyusunu uyararak yaptığı araştırmaya da yer verildi.
Bu araştırma da Paller'inkiyle benzer sonuç vermişti. Önce "gül kokusu eşliğinde" ezber alıştırması yapan katılımcılardan uyumaları istenmiş, derin uyku sırasında aynı koku koklatılmıştı. Bu kişiler testlerde çok başarılı olmuştu.
Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nden Paul Salin, birbirini tamamlayan bu iki araştırmanın derin uyku sırasında koku ve işitme duyularının uyarılmasının ezber yeteneğini artırdığını kanıtladığını belirtti.
Ancak Salin, bugüne kadar kimsenin uyurken CD'den yabancı dil öğrenemediğini belirterek, "hafızanın büyük bir bölümünün görsel ve uykudayken görme sisteminin kapalı olması nedeniyle olayın bu kadar abartılmaması gerektiğine dikkati çekti.
Paris'teki uyku merkezinden Prof. Damien Leger ise "uyurken, ses, ışık ve ısıya duyarlı olmaya devam edildiğini ancak bazı seslerin ezber sürecine katkıda bulunabilmesinin yeni ve ilginç olduğunu" ifade etti.
Belçika'daki Liege Üniversitesi'nden Pierre Maquet'nin yaptığı deneyler ise "iyi hafıza için iyi bir gece geçirmek gerektiği" görüşünü kanıtlamıştı. Maquet'nin yaptığı araştırmalar iyi uykuyu izleyen günde öğrenmenin ve ezberlemenin daha etkili olduğunu göstermişti. Maquet'e göre, uyumak zaman kaybı değil aksine uyku, beynin iyi çalışmasına yardımcı oluyor, ayrıca hormonlar ve bağışıklık sistemi için de faydalı.
Uykuda öğrenmek
|
|
İki dişi fareden alınan "genetik maddeden" doğan farelerin daha uzun süre yaşadığı ortaya çıktı."Human Reproduction" dergisinde yayımlanan araştırma, iki dişi genomdan (bir kromozom takımı üzerindeki bütün genetik madde) doğan farelerin normal farelere göre ortalama 186 gün fazla yaşadığını gösterdi.
Ekibiyle birlikte genomun oynadığı rolü aydınlatmak için kolları sıvayan Prof. Tomohiro Kono, "neredeyse tüm dünyada kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığının bilindiğini, yaşam süresi arasındaki farkın diğer memelilerde de bulunduğunu" belirtti.
Bilim adamları, cevap bulabilmek amacıyla sperm olmadan doğan farelerin yaşam süresini araştırdı.
Bunun için bir günlük olgunlaşma devresinden önceki dişi cinsiyet hücrelerini alan bilim adamları, hücrelerin genetik maddesini değiştirdi ve genlerin sperm geni gibi "davranmasını" sağladıktan sonra, bunları yetişkin farelerin çekirdeği alınmış, döllenmemiş hücrelerine aktardı.
Embriyon olarak gelişen "oluşturulmuş" dişi cinsiyet hücreleri, taşıyıcı annelere nakledildi. Bu annelerden genetik olarak iki annesi olan ve babası olmayan 13 fare dünyaya geldi. Bu fareleri 13 "normal fare" ile karşılaştıran bilim adamları, "normal farelerin" ortalama 655,5 gün, diğerlerinin 841,5 gün yaşadığını gördü.
Araştırmacılar ayrıca, iki anneli farelerin daha iyi bağışıklık sistemine sahip olduğunu belirledi. Yaşam süresindeki farklılığın, 9. kromozomdaki, doğum sonrası gelişmeyle bağlantılı Rasgrf1 geninden kaynaklanıyor olabileceği belirtildi.
Sonuçların, yaşam süresi konusunda cinsiyetler arasındaki farkın genomdan kaynaklandığını, sperm genomunun memelilerin yaşam süresine olumsuz etkisi olduğunu gösterdiğini belirten Prof. Kono, bu araştırmanın, memelilerin yaşam süresi anne ya da babanın veya her ikisinin genomunun yapısına mı bağlı ya da neden kadınların yaşam süresinin erkeklerden daha uzun olduğu gibi temel sorulara cevap olabileceğini ifade etti.
Erkeklerin ömrünü sperm yiyor
|
|
Amerikan "The Daily Beast" internet sitesi son 10 yılın en zeki 25 insanını seçti. Buna göre dünyayı etkileyen en zeki isimler şöyle..1 - Google'ı kuran Larry Page ve Sergey Brin
2 - Apple'ın kurucu ortaklarından Steve Jobs
3 - Nobelli ABD Enerji Bakanı Steven Chu
4 - ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton
5 - 2006 Nobel Barış Ödülü'nü alan Grameen Bankası kurucusu Muhammed Yunus
6 - 1989 yılında Nobel Tıp Ödülü'nü kazanan Sloan-Kettering kanser araştırma Merkezi Direktörü Harold Varmus
7 - 2009 yılında Nobel Tıp Ödülü'nü kazanan California Üniversitesi Biyoloji ve Fizyoloji bölümü profesörü Elizabeth Blackburn
8 - ABD Başkanı Obama'nın seçim kampanyasını yöneten "AKPD Message and Media" yöneticilerinden David Plouffe
9 - Acumen Fon'un kurucusu ve CEO'su Jacqueline Novogratz
10 - Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörü Elizabeth Warren
11 - İnternet ansiklopedisi Wikipedia'nın kurucusu Jimmy Wales
12 - İnternet alışveriş sitesi Amazon.com.'un kurucusu Jeff Bezos
13 - Princeton Üniversitesi felfese profesörü Kwame Anthony Appiah
14 - Amerika'nın en çok okunan haber sitelerinden Huffington Post'un kurucusu Arianna Huffington
15 - Amerika'nın en çok okunan haber sitelerinden Huffington Post'un kurucusu Arianna Huffington
16 - New Yorker Dergisi yazarı Malcolm Gladwell
17 - Türkiye doğumlu Amerikalı ekonomist Nouriel Roubini
18 - ABD Merkez Komutanı General David Petraeus
19 - Hukukçu Lawrence Lessig
20 - oyun tasarımcısı Will Wright
21 - Fox News yorumcusu, The Wall Street Gazetesi köşe yazarı Karl Rove
22 - New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg
23 - El Kaide terör örgütü liderlerinden Ayman al-Zawahiri
24 - Yazar, yönetmen, yapımcı David Chase
25 - Fox News'un CEO'su Roger Ailes
İşte son 10 yılın en zeki 25 kişisi
|
|
Ve sonunda bilimsel olarak da kanıtlandı...Araştırmacılar porno üzerine bir araştırma yapmak için kolları sıvadı. Ama yarım kaldı.
Kanada'nın Montreal Üniversitesinde, "cinsel içerikli filmlerin" erkeklerin cinselliği üzerine etkilerini konu eden bir araştırma yaptı.
Psikoloji bölümü tarafından yürütülecek araştırmada, erkekler "porno film izleyenler" ve "hiç porno film izlemeyenler" diye iki gruba ayrıldı.
Ancak ortaya büyük bir problem çıktı. Araştırmacılar, ülkede hiç porno film izlememiş tek bir erkek bile bulamadı.
Son araştırmalara göre ortalama bekar bir erkek haftada en az 40 dakika porno film izliyor. Evli erkekler için ise bu süre 34 dakika.
Hiç porno film izlemeyen erkek var mı
|
|
Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan bir araştırmaya göre, yalnızlık tıpkı bulaşıcı hastalıklar gibi başkalarına geçebiliyor.Reuters ajansına göre, 10 yılda tamamlanan araştırma Chicago, California-San Diego ve Harvard üniversitelerince gerçekleştirildi.
Chicago Üniversitesi psikologlarından, ABD'nin önde gelen yalnızlık uzmanı John Cacioppo, yalnız kişilerin az sayıdaki dostunu kaybetmeden önce, kasvetlerini bu kişilere bulaştırdığını tespit ettiklerini söyledi.
Araştırmada, yalnızlığın bir hastalık ya da kişisel zayıflık değil, bir "biyolojik reaksiyon" olduğu vurgulanıyor.
Yalnızlığın hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı etkileyebileceği, depresyon ve yüksek tansiyona neden olabileceği, stres hormonu seviyesini yükseltip bağışıklık sistemini zayıflatabileceği kaydediliyor.
Binlerce hastanın Sağlık kaydı incelenerek yapılan araştırmaya göre, yalnız insanlar, etrafındakilere daha az güvenmeye başlıyor ve bu da kişinin arkadaşlık kurma şansını engelliyor.
Sonra bu kişinin iletişim içinde olduğu diğer kişiler de benzer davranışlar sergilemeye başlıyor ve kendisini toplumdan tecrit ediyor.
Bilimadamları, toplumların, sosyal iletişim ağının sınırlarında dolaşan yalnız kişileri dışlama eğiliminde olduğuna dikkat çekerek, bunun yayılmamasını önlemek için yalnız kişilere yardım edilmesi gerektiğine dikkat çekiyorlar.
Yalnızlık tıpkı grip gibi bulaşıcı
|
|
Ağzınıza alacağınız bir yiyecek hakkında önce gözümüzdeki reseptörler beyne bilgi gönderiyor.Yiyeceğin görünüşü hoşunuza giderse ağzınıza yaklaştırarak kokluyorsunuz. Koku alma reseptörlerinizin gönderdiği bilgilerle eğer yiyeceğin kokusu da uygun bulunursa yenilecek madde ağıza alınıyor. Ağzınızda ise tadını algılarken tat alma tomurcuklarını kullandığımızı düşünüyorsunuz, değil mi? Ama, artık bu süreç böyle işlemiyor.
BBC Focus'tan Andy Ridgway'e göne, son araştırmalar gıdaları algılayışımızın daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Gitarda akortun tınlamasını hayal edin ve her akort farklı bir ses çıkarıyor. Birçok nörolojik koşuldan farklı olarak, duyuların karmaşası "sinestezi" olarak biliniyor. İşin gerçeği, sinestezi bizim inandığımızdan daha da yaygın durumda. Gerçekte, onun kendisini hissediyorsunuz. Şimdi dilinizin altına bir küp buz koyun ve ağzınızın önünde dilinizin ucunda bir süre bekletin. Ne oluyor? Ağzınızda tuttuğunuzun buzun tatsız olmasına rağmen, tuzlu ya da ekşi hissedebilirsiniz.
Sinestezik yeteneklerimiz daha da kurnaz olabiliyor. Tadın basitçe dilimiz üzerindeki tat tomurcuklarından geldiğini hayal ediyorduk. Ancak tat almanın yüzde 80'i burnumuzun içinden geliyor. Fakat, biz tüm tadın ağzımızda olduğunu düşünüyorduk. Oxford Üniversitesi'nden Charles Spence, bunu "vantrologluk" olarak tanımladı. Bazı insanların gripten ya da araba kazasından sonra tat alma duyularını kaybettikleri iddiasıyla kendisine geldiğini söyleyen Spence, bu insanların tat alma değil koku alma duyularını kaybettiğini söylüyor. Burada koku ve tat alma arasında karışıklık olduğunu ve bu nedenle duyularınızın algılamasında bozukluk yaşadığınızı açıklıyor.
Gerçekte ise, ağzımıza bir yiyecek koyduğumuzda yiyeceğin görünüşü, sesi ve dokusu ve hatta bizim önyargılarımız tat hissini oluşturmak için birlikte çalışıyorlar. Bilimadamları, şimdilerde bu çok sensörlü tad algılayışını anlamaya başlıyorlar.
Hatta şaşırtıcı bir şekilde son zamanlarda yapılan bir çalışma, tat alma tomurcuklarımızın ağzımızda toplanmadığını gösterdi. Bir şey yediğimizde bilhassa tat ve koku alma duyularımızın karşılıklı etkilenmesi Nottingham Üniversitesi'nde inceleniyor. Bu amaçla üniversitenin gıda bilimleri bölümü, "MS Burun" denilen bir ekipman geliştirdi.
Sakızdan bir parça çiğnediğinizde sadece 3 dakika sonra naneli tadı kaybediyorsunuz, bunu ucuz bir sakızla yaparsanız bu süre daha da azalıyor. MS-Nose, menton ya da mentol gibi nane lezzeti kimyasallarının burunda yaklaşık 20 dakika kaldığını gösteriyor. Peki bu nasıl oluyor? Dilinizdeki şeker seviyesi azalıyor ve nanenin tadını alabilmek için şekerin tadına ihtiyacınız var. Şeker gidince nane tadını da alamıyorsunuz.
Bu bilgileri kullanan, Nottingham gıda bilimcileri, gıdaları yeniden inşa edebiliyor. Tadı güzel olan az yağlı yoğurt olur mu? Tam yağlı yoğurt deneyiminizi tümüyle analiz ediyorlar ve bunu az yağlı versiyona kopyalamaya çalışıyorlar.
Renkli yiyeceklerin tadı
Bu çeşit çok sensörlü iş, gelecekteki yemeklerimizi şekillendirecek. Fakat, duyuların nasıl birbirini etkilediğini küçümserseniz, bunun sonuçları oldukça dramatik olabilir. 1993 yılında, Coca-Cola, "Tab Clear"i çıkardı. Kolanın renksiz versiyonun tadı aynıydı, tek fark renginin şeffaf olmasıydı. Fakat, bu içecek bir yıldan daha kısa sürede piyasadan çekildi. Charles Spence, renksiz bir içecek gördüğünüzde onun limonata olabileceğini belirterek, firmanın bu nedenle renksiz kola pastasında başarısız olduğunu söyledi.
Yiyeceklerimizin ve içeceklerimizin rengi onun tadıyla ilgili algımızı önemli derecede etkiliyor. Bazen gözlerimizi gerçekten bizi kandırabiliyor. Geçtiğimiz yılki bir deneyde, Spence yüzlerce Oxford öğrencisine farklı renklerde bonibonlar verdi ve onlara hangi tadı aldıklarını sordu. Birçok durumda, katılımcılar farklı renkteki bonibonlar için farklı tadlar aldıklarını söylediler. Örneğin, yeşil bonibonlardan ekşi tat almaları gibi. Bu inançların tamamen asılsız olduğunu söyleyen Spence, "Turuncular hariç diğer tüm bonibonlar aynı taddaydı. İnsanların inançları hissettikleri tadı da etkiliyor. Sadece turuncu bonibonlar portakal tadındaydı" dedi.
Sesli tatlar
Hatta yediğimiz yiyeceklerin sesi bile büyük etki yapıyor. 2008 yılında, Spence cipslerle çalışmasından dolayı Nobel ödüllerine muziplik olsun diye verilen "Ig Nobel" ödülü aldı. (İngilizce'de "küçük düşürücü" anlamına gelen ignoble kelimesinden türetilmiş ve Nobel kelimesine çekilmiş, bu ödüller alternatif ve gereksiz buluşlara veriliyor) Spence, katılımcıları biraz Pringles ve bir mikrofonla birlikte ses geçirmez bir kabin içerisine aldı. Katılımcılar cipsleri yerken, çıtırtı sesleri grafik ekolayzer üzerine kaydedildi ve cipslerin tadının algılanmasında sesin etkisini görmek için eşzamanlı olarak katılımcılara dinletildi. Eğer sesler yüksekse denekler cipslerin tadının taze olduğunu söylediler.
Bu araştırmanın gerçekten pratik sonuçları var. Sesin aldatıcı gücü gazlı içecekleri daha az zararlı yapmakta kullanılabilir. Bir içeceğe gazlı olması için CO² (karbondioksit) eklendiğinde, diş çürüğüne yol açan karbonik asit üretiliyor. Bu nedenle, bir içecek üreticisi, gazın çıkardığı sese benzeyen sesi kullanarak asitin yoğunluğunu azaltmak amacıyla Spence ile çalışıyor. Laboratuarında hangi sesin gazlı içecek sesini verebileceği üzerinde çalışıyor. Eğer bu ses bulunursa, gazlı içeceklerdeki karbonik asit miktarı azalacak.
Boğazınızdaki reseptörler
Gıda endüstrisi için daha büyük karmaşaya sahip başka keşif daha bulunuyor. Sadece ağzımızda ve burnumuzda tat ile koku için reseptörlerimiz yok, aynı zamanda boğazımızın içinde de var.
Şimdi bu dedektörler lezzet algısını beslemiyorlar. Peki ne yapıyorlar? Birçok reseptörün ne yaptığını bilmiyoruz. Fakat, geçtiğimiz 2 yıl içinde boğazdaki tatlı reseptörlerinin kan dolaşımındaki şeker alımını kontrol ettiği keşfedildi. Araştırmacılar, bu yeni bölgenin obeziteyi ve genel beslenmeyi daha iyi anlamalarına yardımcı olabileceğini belirtiyorlar.
Yiyeceklerin tadını nasıl algılıyoruz
|
|
Geliştirmiş olduğu mikro kesme yöntemi ile burun estetiği ameliyatları konusunda tüm dünyada otorite kabul edilen plastik cerrah ve heykeltıraş Op. Dr. Yakup Avşar, CT tarama teknolojisinden yola çıkarak dünyada bir ilke imza attıOp Dr. Yakup Avşar, Berlin Neues Museum'da yer alan ve ünlü saray heykeltıraşı Thutmose tarafından yapılan Nefertiti büstünü inceledi ve büste tarihin ilk estetik operasyonunun yapıldığı kanısına vardı. Dr. Avşar, büstün CT teknolojisiyle derinlemesine inceledi ve elde ettiği verilere göre büstün zarar görmüş kulak kısımlarını rekonstrüksiyon yöntemi ile tamamladı. Büstü yeniden yaparak, Nefertiti'nin estetiksiz yüzünü de ortaya çıkardı.
"KAYIP KRALİÇE"NİN YÜZÜ BULUNDU
İsmi "güzelden gelen" anlamını taşıyan ve tarih boyunca güzellik sembolü olarak kabul edilen Nefertiti, bundan 3000 yıl önce kocası firavun Akhenaton ile birlikte Eski Mısır'ı radikal bir yenilenme sürecine soktu. Bu süreçte eski başkent, Teb'den Amarnaya taşındı, inanılan tanrı değiştirildi ve bütün bunların ardından aile üyeleri esrarengiz bir şekilde kaybolmaya başladı. "Kayıp Hanedan"la ilgili günümüzde bu döneme ait somut bir kanıt yoktu. Nefertiti'nin yüzü bugüne kadar bir sır perdesinin arkasında saklı kaldı. Op. Dr. Yakup Avşar, Berlin'deki Nefertiti büstünü CT tarama teknolojisinden yola çıkarak gerçek bulgular ışığında analiz etti.
Op Dr. Yakup Avşar, CT taraması sonuçlarına göre büste rötuş yapıldığını ve Nefertiti'nin gerçek yüzünün aslında heykelin dış sıvasında değil, iç sıvasında bulunduğunu belirtti. Dr. Avşar, "CT taramasında gördük ki Nefertiti, yüzünde hoşnut olmadığı yerleri heykeltıraşa düzelttirmiş. Nefertiti'nin ağız ve yanak bölgelerindeki kırışıklıklar yok edilmiş, tümsekli burnu düzeltilmiş ve elmacık kemikleri belirginleştirilerek dönemin güzellik ideallerine uygun bir şekle getirilmiş." dedi.
Tarihteki ilk estetik operasyon
|
|
Almanya’da yapılan bir araştırmada, yüz güzelliğinde belirleyici kriterin simetri değil, pürüzsüz ve ışıltılı bir cilt olduğu belirlendi.Göttingen Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada bilim adamları 10-70 yaşları arasındaki 170 kadının fotoğrafını çekerek, ciltlerini idealize edilmiş bilgisayar modellerinin yüzüne uyguladı.
Modellerin yüzünde yalnızca cilt kalitesi değiştirildi. Bu resimler daha sonra 430 kişiye gösterildi ve hangilerinin daha çekici olduğu soruldu. Denekler, en çok cildi pürüzsüz, lekesiz ve ışıltılı olan resimleri çekici buldu.
Daha önceki araştırmalarda yüz simetrisinin güzellik algısında belirleyici rol oynadığının bulunduğunu hatırlatan araştırmacılar, kendi araştırmalarınınsa cildin kalitesinin daha önemli olduğunu gösterdiğini söyledi. araştırma ekibinde yer alan Procter&Gamble şirketinden cilt araştırmacısı Dr Paul Matts, “En yüksek çekicilik skorunu en pürüzsüz ciltlere sahip olan modeller aldı. Bu, diğer faktörlerden daha önemli gibi görünüyor” dedi.
Araştırmacılar, cilt kalitesinin insanların sağlıklı olup olmadığıyla ilgili bir gösterge olduğunu belirtti.
Güzelliğin nedeni simetri değilmiş
|
|
Uzun yaşamın sırrının, hücrelerin yaşlanmasını önleyen bir enzimin hiperaktif versiyonunda saklı olduğu görüşü ortaya atıldı.ABD'deki Albert Einstein College of Medicine'de görevli bilim adamları, 86 yaşındaki insanlarda ve çocuklarında DNA'yı koruyan telomerazın yüksek seviyelerde bulunduğunu belirttiler ve Aşkenaz Yahudilerinin uzun yaşamasını bu mutant gene sahip olmalarına bağladılar.
Bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, 86 ve yukarı yaşlarda, genel anlamda sağlıklı Aşkenaz Yahudileri ile bu kişilerin çocukları olan 175 kişiden ve kontrol grubu olarak ortalama bir yaşam süresine sahip ebeyevnlerin çocukları 93 kişiden alınan kan örnekleri incelendi.
Araştırmada, neredeyse yüz yıl yaşayanlarda ve onların çocuklarında telomeraz seviyesinin kontrol grubundakilerinden daha yüksek seyrettiği, önemli ölçüde daha uzun telomeraza sahip oldukları ve bu özelliğin güçlü biçimde kalıtsal olduğu gözlendi.
Neredeyse yüz yıl yaşayan deneklerin vücut kitle endekslerinin kontrol grubundakilerinden daha düşük ve iyi kolestrol seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi.
Bilim adamları, bu enzimi harekete geçirecek ilaçların üretilmesinin mümkün olabileceğini ifade ederken, hücrelere daha fazla bölünme fırsatı verilmesinin yıkıcı mutasyonların gelişmesi ve kansere neden olma olasılığını artırabileceği uyarısında bulundu ve bu konuda daha fazla araştırma yapılması gereğine işaret etti.
Daha önce yapılan araştırmalar, uzun yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin, yaşla bağlantılı kalp ve şeker hastalığı gibi hastalıklara genel olarak tutulmadıklarını göstermişti.
TELOMERAZ
Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzim olarak biliniyor.
Yapısında taşıdığı RNA'yı taslak olarak kullanarak her bölünmeyle kısalan telomer uçlarında tamiri sağlar ve telomerik dna dizilerini doğrusal kromozomların uçlarına ilave eder.
Her hücre bölünmesinde hücrenin telomerezlerinin boyu kısalır ve hücre ölmeye daha yatkın hale gelir.
Uzun yaşamın sırrı
|
|
Dinazorların, benzetildiği sürüngenlerden çok insana yakın, sıcakkanlı yaratıklar olduğu açıklandı.Eski Yunanca'da ‘büyük sürüngen’ anlamına gelen dinazorların yüksek metabolizma faaliyetlerine sahip olduğu ve her türlü soğuk ve zorlu koşullarda hayatta kalabildiği ortaya çıktı.
Yeni elde edilen bulgulara göre sıcak kanlı kuşların yakın akrabası olan dinozorlar bu yönüyle sürüngenlerden çok insanlara daha yakın.
Hantal ve güneşe bağımlı olarak bilinen dinozarlar aslında çok çevik ve aktiftiler ve bu nedenle çok fazla besine ihtiyaç duyuyorlardı. Dinozorların 65 milyon yıl kadar önce yeryüzünden silinmesine, başgösteren yiyecek kıtlığının yol açmış olabileceği de savunulan teoriler arasında.
Washington Üniversitesi’nden Herman Pontzer liderliğindeki ekip, bir dinazorun yürümek için harcadığı enerjiyi hesaplayarak işe başladı. Pontzer fosiller üzerinde yaptığı incelemelerde dinazorların bacak boyuna göre sahip olması gerek kas miktarı hesapladı.
14 tür üzerinde yapılan araştırmalara göre dinazorların karın ve bacak bölgesindeki kaslar çok fazla gelişmiş. Bilimciler soğukkanlı canlıların bu kadar gelişmiş kasları hareket ettirecek enerjiyi üretemeyeceğini söylüyor.
Science ONE ‘da yayınlanan makalede, iki ayaklı dinazorların soğukkanlı olmaları halinde hareket etmek için gereken yüksek enerjiyi daha önce yeryüzünde görülmemiş bir biyolojik adaptasyonla becerebileceği, ancak bugüne kadar hiç fosilde ve canlıda böyle bir metabolizmaya rastlanmadığı belirtildi.
Dinozorlar da sıcakkanlıymış
ntvmsnbc ve Ajanslar
|
|
Yuvarlak hatlı kadınların, zayıf hemcinslerinden daha akıllı olabileceği bildirildi.Amerikalı bilim adamlarının 16 bin kadın ve genç kız üzerinde yaptığı araştırma, daha kadınsı hatlara sahip olanların ve bu kadınların çocuklarının, bilişsel testlerde daha başarılı olduklarını gösterdi.
Amerikalı bilim adamlarının 16 bin kadın ve genç kız üzerinde yaptığı araştırma, daha kadınsı hatlara sahip olanların ve bu kadınların çocuklarının, bilişsel testlerde daha başarılı olduklarını gösterdi.
Sonuçları Evolution and Human Behaviour dergisinde yayımlanan araştırma, bel ve kalça ölçüleri arasında fark arttıkça kadının daha zeki olduğunu da ortaya koydu.
Pittsburgh ve California üniversitelerinde görevli bilim adamları, bunu, kadının kalçalarında bulunan yağ asitlerine bağlarken, bu bölgede toplanan yağda büyük ölçüde bulunan, kadının aynı zamanda da gebeliği sırasında bebeğinin zihinsel becerilerini geliştirebilecek Omega-3'ten kaynaklanabileceğini savundular.
Yuvarlak hatlı kadınlar daha akıllı
|
|
Glasgow Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaİyi yalıtılmış, sıcak evde yaşamanın başta grip semptomlarını engellediğini, kan basıncını düşürdüğünü, depresyonu güçleştirdiğini ve ömrü uzattığını ortaya koydu.
Araştırmayı yürüten Dr. Hillary Thomson, kamu sağlığının iyileştirilmesi için konut koşullarının düzeltilmesi ve ısı yalıtımı yapılması gerektiğine dikkat çekti.
Sıcak ev ömrü uzatıyor
|
|
İngiltere’deki bir araştırma, kadın ve erkeklerin teknolojiyle ilişkilerinin birbirinden çok farklı olduğunu ortaya çıkardı.Gadget Helpline’ adlı teknolojik danışma hattı şirketinin, 25 Eylül - 23 Ekim arasında aldığı 75 bin çağrı üzerinden yapılan bir araştırmaya göre, yardım hattını arayan erkeklerin yüzde 64’ü, kadınlarınsa yüzde 24’ü sorun yaşadıkları cihazların kullanma kılavuzuna hiç bakmıyor.
Ayrıca erkeklerin yüzde 12’si, kadınların da yüzde 7’sinin sorun yaşadığı cihazı açmayı ya da fişe takmayı unuttuğu ortaya çıktı. Hattı arayan kadınların telefonda erkeklere göre yüzde 32 oranında daha fazla zaman geçirdiği, ancak yardım hattı çalışanlarının yüzde 66’sının da kadınlarda konuşmayı tercih ettiği belirlendi.
Psikolog Joanna Bawa, sonuçların teknolojiyle ilişkilerde cinsiyetler arası bir farklılık olduğunun kanıtı olduğunu söyledi.
Bawa, genel olarak erkeklerin teknolojiye anlaşılması ve fethedilmesi gereken birşey olarak baktığını, kadınlarınsa kendilerine fayda sağlayacak cihazlarla motive olduğunu dile getirdi. Hattın en çok pazartesi günü arandığı belirlendi.
Teknoloji kadını ve erkeği böldü Milliyet
|
|
Atın gen haritasının insanınkine çok benzediği bildirildi.Bilim adamları, atın gen haritasının, başta insanınki olmak üzere birçok memelininkine büyük ölçüde benzediğini, atın insana köpekten ya da fareden daha yakın olduğunu vurguladı.
Kerstin Lindblad-Toh ve ekibinin imza attığı, "Science" dergisinde yayımlanan araştırma, atların insanlarda rastlananlara benzer kalıtsal 90'dan fazla hastalığa yakalandığını da ortaya koydu.
Atın 20 binden biraz fazla gene sahip olduğunun tahmin edildiğini belirten araştırmacılar, bunlardan yaklaşık 17 bininin insan, fare ve köpeğinkine benzediğine dikkati çekti.
Bilim adamları ayrıca, atın gen haritasının boyutunun 2,7 milyar baz çiftiyle evcil köpeğinkinden biraz fazla, insanınkinden (2,9 milyar) biraz az olduğunu belirledi.
20 yıldır süren, 20 ülkeden 100'den fazla araştırmacının katıldığı çalışmaların sonunda at, tavuk, köpek, inek, kedi ve domuzun ardından gen haritası tamamen çıkarılan 6. evcil hayvan oldu.
Gen şifresi çözülen diğer memeliler fare, sıçan, şempanze, al yanaklı maymun ve gagalı memeli.
At insana, insan ata benzermiş
|
|
|
|
|
|