TEKNOLOJİ NEDİR?
1. Teknoloji, insanın
bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel bir disiplindir
(Teknoloji Nedir - Simon, 1983, s.173 ).
2. Teknoloji, somut ve deneysel anlamda
temel olarak teknik yönden yeterli küçük bir grubun örgütlü bir hiyerarşi yardımıyla
bütünün geri kalanı (insanlar, olaylar, makineler vb. ) üzerinde denetimi sağlamasıdır (Teknoloji Nedir
- McDermott, 1981, s.142 ).
3. Öğretim teknolojileri
tarihi konusunda önemli bir isim olan Paul Saetller teknolojiyi şöyle tanımlamaktadır:
“Teknoloji (Latince texere fiilinden türetilmiştir; örmek,
oluşturmak (construct ) anlamına gelir ) birçoklarının düşündüğü gibi makine kullanmak
değildir. Teknoloji, bilimin uygulamalı bir sanat dalı haline dönüşmesidir.
Uygulamalı sanat terimi Fransız sosyolog Jackques Ellul tarafından kullanılmış ve
kısaca technique olarak isimlendirilmiştir. O, teknolojiyi bir technique uyarınca
yapılmış bir makine olarak görmüş ve bu technique’nin ancak küçük bir bölümünün
makine tarafından ifade edilebildiğinden bahsetmiştir. Belirli bir teknik sayesinde
sadece makinenin değil, bu makineye ait öğretimsel uygulamalarında gerçekleştirilebileceğinden
söz etmiştir. Sonuç olarak davranış bilimi ile öğretim teknolojileri arasındaki
ilişki, doğal bilimlerle mühendislik teknolojisi arasındaki ya da biyoloji ile sağlık
teknolojisi arasındaki ilişkiyle benzer hatta aynıdır” (Teknoloji Nedir -
Saettler, 1968, ss. 5-6 ).
devamı...
4. Ünlü bir eğitim teknoloğu
olan James Finn teknolojiyi tanımlarken şöyle demektedir: “Makine kullanımının
yanı sıra teknoloji, sistemler, işlemler, yönetim ve kontrol mekanizmalarıyla
hem insandan hem de eşyadan kaynaklanan sorunlara, bu sorunların zorluk derecesine,
teknik çözüm olasılıklarına, ve ekonomik değerlerine uygun çözüm üretebilmek için
bir bakış açısıdır” (Teknoloji Nedir - Finn, 1960, s.10 ).
5. Bilim ve teknolojinin
farklılığını belirtmek için ilk nükleer denizaltıyı yapan ve serbest bir eğitim
eleştirmeni olan Amiral Hyman Rickover şöyle söylüyor: “Bilim ve teknoloji
birbirine karıştırılmamalıdır. Bilim doğadaki görüngülerin (fenomenlerin
) gözlenerek, zaten var olan doğru ve gerçeklerin ortaya çıkarılması ve bu gözlemler
sonucunda elde edilen verilerin düzenlenerek gerçeklerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin
ortaya konulduğu teorilerin oluşturulmasıdır. Teknoloji asla bilim
için bir otorite olamaz. Teknoloji insan aklını ve vücudunu
güçlendirmek, üstün kılmak için geliştirilecek aletler, teknikler, ve yöntemler
üzerinde durur. Bilimsel yöntem insan faktörünün tamamen dışlanmasını gerektirir,
şöyle ki; gerçeği arayan kimse, kendinin ya da diğer insanların hoşlanacağı veya
sevmeyeceği şeylerle, popülist değerlerle ve herhangi bir çıkar uğruna çalışmaz.
Diğer yandan teknoloji fikir (bilim ) değil de hareket olduğundan,
eğer insani değerler göz ardı edilirse tamamıyla tehlikeli bir sonuca da yol açabilir
(Teknoloji Nedir - Knezevich & Eye, 1970, s.17 ).
6. Bir sanayi dalı ile
ilgili yapım yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi. (Teknoloji
Nedir - Güncel Türkçe Sözlük.)
7. Bir endüstri dalıyla
ilgili yapım yöntemlerinin, yollarının ve araçlarının inclenmesinden oluşan bilgi
dalı.
(Teknoloji Nedir - BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü.)
8. Bir sanayi dalı ile
ilgili yapım yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi: §
“Yirminci yüzyıl sonunda teknoloji şu kadar ilerlemiş.” -Adalet Ağaoğlu, Geçerken,
28. § “Değişen, teknoloji karşısında, milletleri...” -Yavuz Bülent Bakiler, Üsküp’ten
Kosova’ya, 163. § “Mesele bir (teknoloji) ifadesine bürünmeye yüz tutmuş.” -Necip
Fazıl Kısakürek, İhtilal, 334. § “… ayrıca teknoloji gereklerinin, alışverişinin
hemen başka ülkelere kaydırılmasına elverişli olmaması, Amerika’nın Şili ekonomisini
kesinlikle köstekleme niyetini ortaya koymuştu. -Attila İlhan, Batının Deli Gömleği, 20. (Teknoloji
Nedir - BSTS / Türkçede Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü.)
TEKNOLOJİNİN ÖNEMİ
Sanayileşmenin en belirgin ögesi teknoloji üretebilmektir. Teknoloji üretebildiğiniz,
bilgiyi ürün tasarlamada kullanabildiğiniz takdirde ticarette rekabet üstünlüğünü,
savunma sistem başkasına vermeyeceğine göre salt teknoloji transferi yaparak sanayileşmemiz
ve kalkınmamız, savunma sistemlerinde de ca9ydırıcılığı sağlamamız olası değildir.
Bu nedenle amaç kendi teknolojimizi kendimizin üretmesi olmalıdır. Kendi teknolojisini
üreten bir sanayileşme ile ulusal ekonomiye, ülkenin mühendislik gücüne ve ulusal
teknolojiye en yüksek katkıyı sağlayabilir, beyin göçünü önleyebilirsiniz.
Teknolojiyi kısaca bilimsel bilgiden yararlanarak yeni bir ürün geliştirmek, üretmek
ve hizmet desteği sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve yöntemler bütünü olarak
tanımlayabiliriz. Bu duruma göre özgün üretim için gerekli safhaları da dörde ayırabiliriz.
- Bilimsel bilgiye ulaşmak veya geliştirmek
- Bilgiden faydalanarak bir ürün tasarlamak (tasarım yeteneği veya teknolojisi)
- Tasarlanan bir ürünün üretim tekniklerini belirlemek (üretim teknolojisi)
- Üretim
devamı...
Bir ürün geliştirmek için gerekli malzeme ve ekipmanı çeşitli kaynaklardan bulabilirsiniz.
Bu nedenle önemli olan tasarım yeteneğine sahip olmaktır. Tasarım yeteneğine sahipseniz
her şeyi yapabilirsiniz. Bağımsızlık da bundan sonra gelir.
Teknoloji ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemekte ve uluslararası yarışta, sahibine
büyük bir ticari üstünlük sağlamaktadır. Dünya ulusları teknoloji üretebilenler
ve üretemeyenler olarak ikiye ayrılmakta, teknoloji üretemeyen uluslar az gelişmiş
uluslar olarak sınıflandırılmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür.
Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının
bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri
ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri,
nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon)
teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli
alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini
içermektedir.
Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik
kimya endüstrileri gibi "bilim ve teknoloji temelli" sektörler ile bunların
bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı
ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.
TEKNOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ
Anlamak anlamına gelen bilim ve yapmak anlamına gelen teknolojinin gelişim serüveni
ilk insanın akıl, mantık ve duyu organlarını maddeye yöneltmesi ile başlar. Bilim
ve teknoloji, serüveninin ilk gününden beri kabul gördüğü coğrafi bölgeler ve kültürler
arasında seyahat eder ve gittiği her yere maddi gücünü de beraberinde taşır. Bilimin
ve teknolojinin bu gücünü anlayan Büyük İskender, yaşadığı çağa siyasal damgasını
vururken, İskender’den sonra gelen İslam dünyası da, yine bilim ve teknoloji aracılığıyla
yaratıcının buyruklarını dünyanın dörtbiryanına taşır. İslam dünyasından sonra bilimi
sahiplenen Avrupa, dünyayı kendisine sömürge yaparken, Amerika bilim ve teknolojinin
gücü ile sömürgeciliği devralarak, hertürlü zehirli ürünleri deneyerek çöplük haline
getirdiği gezeğenin koruyucusu rolünü üstlenir(!).
devamı...
Bilimin ilk tohumlarını, M.Ö. 3000 yıllarında medeniyetin pırıltılarının görüldüğü
Mezopotamya uygarlığında görüyoruz. Bu nedenle bilim ilk yolculuğuna doğu uygarlığından
çıkar. Mısır uygarlığından sonra Batıya geçen bılim, önce İyonya’ya, sonra Atina’ya,
Güney İtalya’ ya gider ve yeniden İskenderiye’ye döner. Roma İmparatorluğunun çökmesi
ve Ortaçağ bağnazlarının muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yakması ile yokolmaya
yüztutan bilim, İslamiyetin doğuşu ile yeniden canlanır ve gelişir. 7. yüzyıldan
13. yüzyılın sonlarına kadar İslamiyetin himayesinde gelişen ve modern anlamda tohumları
atılan bilim, yeniden Avrupa’da canlanmaya başlar. Avrupa’dan Amerika yolculuğuna
çıkan bilim, bu yolculuğa çıkmadan önce teknolojiyi de koluna takar. Japonya ve
Güney Kore gibi ülkelerin öncülüğünde Asya’ya da yerleşen ve yolculuğuna başladığı
zaman toplumda pek yeri olmayan bilim, 20.yüzyılın sonunda oluşturduğu kendi toplumuna
ve modern insanına Nemrutluğunu ilan eder.
Eski Mısır Dönemi
M.Ö.3000 yıllarında Nil ve Fırat kıyılarında rahiplerin yönetiminde yerleşik hayat
yaşayan Sümerler, günlük yaşamlarında teknolojik ürünleri kullanıyor ve yaşamı daha
kolaylaştırmak için çevreden görgüsel olarak bilgi topluyorlardı. M.Ö. 2500′li yıllara
gelindiğinde ise çarpım tablosunu kullanıp, matematiksel bazı hesaplamaları yapıyorlardı
[1]. M.Ö.2000 yıllarında Sümerler’den bilim meşalesini alan Babilliler, karekök,
küpkök alma, ikinci ve üçüncü dereceden problemleri çözmek amacıyla bazı tablolar
geliştirirler. M.Ö.1000 yıllarına kadar Sümerler ve Babilliler döneminde elde edilen
bilgiler daha çok empirik bilgi düzeyinde kalır [2].
Eski Yunan Dönemi
M.Ö.1000 yıllarından sonra Ege kıyılarında yaşadıkları dünyaya anlam arama çabası
ile felsefe yapan Yunanlılar tarih sahnesinde görülür. Yunanistan ve Güney İtalya’da
yaşayan Yunanlılar, bilimin tohumlarını İyonya’da atar ve felsefe biliminin de öncülüğünü
yaparlar. Bilinen ilk Yunanlı bilgin Milet’de yaşayan Thales’dir. İlgi alanı astronomi
ve felsefe olan Thales, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atar. Thales,
düşüncelerini Mısır gibi değişik ülkelere yaptığı seyahatlerden elde ettiği bilgiler
ile yoğurur. Thales yaptığı seyahatlerle, farklı kültürlerin birikimlerini Yunan
topraklarına taşıyarak bilimin ve teknolojinin gelişiminde en önemli bir görevi
de yerine getirir. Thales’in öğrencileri Anaximender ve Anaximenes sayesinde, Yunanlıların
doğa olaylarına karşı ilgisi artar ve böylece bilim tomurcuklanmaya başlar [3].
Ancak M.Ö.550′li yıllarda Perslerin Yunan topraklarını istilası ile tomurcuklanmaya
başlayan bilimin yeşermesi bir başka bahara kalır.
Thales ve öğrencilerinin materyalist felsefesine karşın rasyonalist felsefeyi kuran
Pythagoras M.Ö.530′li yıllarda Ege kıyılarından Sicilya’ya taşınır ve ünlü “Kardeşlik
Derneği”ni kurar. Matematiği baştacı yapan Pythagoras’a göre, ‘evrenin yapı taşı
sayıdır’. Pythagoras’tan etkilenen Herakletios ise ‘gerçeğin özü sayı değil değişmedir’
derken M.Ö.475 yılında yine Pythagoras’tan etkilenen Parmenides, ‘ Gerçeğin özü
sayı değil olmadır ve olma, değişmeyen, hareketsiz, bitmeyen varlıktır’ der [4].
M.Ö.450 yıllarında materyalist ve rasyonalist akımların etkisi altında fikirlerini
oluşturan Empedocles’e göre ise, ‘tüm varlıklar ateş, hava, su ve toprak olmak üzere
dört elementten oluşur, bu elementlerin ilişkilerini sevgi ve nefret olmak üzere
iki güç yönetir ve dünya bu gücün rastlantı sonucu çarpışmasından oluşmuştur’. Aynı
dönemde yaşayan Demokritos yeniden materyalist bir yaklaşımla, ‘atomlar ve içinde
döndükleri boşluk olmak üzere iki gerçek var’ der. Demokritos’a göre, ‘insan dahil
herşey maddenin mekaniksel olarak birleşmesinden doğmuş nesnelerdir’. Demokritos
ilk kez atom teorisini ortaya atarak ve insanı daha o günden maddeyle sınırlayarak
bilim tarihinde yerini alır [2,3,5].
Pythagoras’ın ‘kardeşlik derneği’nin üyeleri olan çoğu bilgin, tartışma sanatı üzerinde
uzmanlaşır ve Atina’nın hoşgörülü demokrasisi içerisinde fikirlerini rahatlıkla
beyan ederler. Bunlar, çeşitli mantık oyunları ile doğru yanlış bakmaksızın muhatabı
mat etmenin yollarını öğreterek geçimlerini sağlarlar. Sofistler adı verilen bu
gruba karşı ilk başkaldırı Sokrates’ten gelir. Sokrates, ‘tartışmanın amacı insanı
iyi, akıllı ve dürüst yapmanın yollarını araştırmak olmalı’ der ve siyasi otoriteyi
rahatsız ettiği için darağacına gönderilen ilk bilginler arasında yerini alır. Sokrates,
M.Ö.480′de ölen Konfiçyüs ve 479′da ölen Buda’dan 9 yıl sonra dünyaya gelir ve 399
yılında baldıran zehiri içirilerek öldürülür [2,3,6]. Böylece, maddi kaygılarla
ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket eden siyasi otorite, cinayetlerine bir yenisini
daha eklerken, geleceği kurcalama ve maddeye anlam arama çabası ile hareket eden
ve şehit olan bilginler listesine de bir yenisi daha eklenir.
Sokrates’in ölümünden sonra üzüntüsünden Atina’yı uzunca bir süre terkeden öğrencisi
Platon (Eflatun), Atina’ya tekrar döndüğünde Akademisini kurup kapısına da ‘Buraya
matematik bilmeyen giremez’ pankartını asar. Eflatun matematiğe verdiği önem kadar
mistizme de önem veriyordu. Eflatun’a göre, ‘evren idealar ve olgular dünyası olmak
üzere ikiye ayrılmıştı ve evren birtakım nesnelerin rastlantı sonucu birleşmesinden
değil, akıllı bir yaratıcı tarafından oluşturulmuştu’ [2].
Eflatun’un öğrencilerinden Eudoxus hocası gibi düşünmüyor ve astronomi ile spekülatif
kozmolojiyi birleştirerek evreni tanımlamada gözlemden bahseden ilk bilgin oluyor.
Eflatun’un bir diğer öğrencisi, bilim tarihinde oldukça önemli bir yeri olan ve
M.Ö. 384′de doğan Aristoteles’dir. Aristo’nun bilim üzerine etkisi yüzyıllar boyunca
devam eder ve Ortaçağ boyunca hem İslam dünyasını hem de Batı kültürünü yakından
etkiler.
Eski Yunan’da böyle gelişmeler olurken Çinliler kağıdı, barutu, pusulayı, baskı
tekniğini ve abaküsü (ilk basit hesap makinası) bulurlar. M.Ö.246 yılında Çin İmparatoru
Çü Huang-ti, ulusal birliğin sağlanması için tüm kıtapların yakılması gerektiğini
söyler ve meydanlarda toplattığı tüm kitapları yaktırır [6]. Böylece siyasi otoritenin
düşünceye karşıtlığı ve tahammülsüzlüğü daha bu tarihlerde ortaya çıkar.
M.Ö.334′de İskender’in 2. Yunan Kongresi’nde başkomutan seçilerek, Mısır’ı, Fenikelilerin
tüm topraklarını ve Kudüs’ü alması, Pers İmparatorluğunu yıkması, İndüs’ü ele geçirerek
Hint uygarlığını sona erdirmesi, Yunan düşüncesinin diğer kültürlerle tanışma olanağını
sağlar. Büyük İskender (Zülkarneyn), sefere gittiği yerlere sadece veziri olan Aristoteles’i
değil birçok bilim adamını da götürerek bilimsel gelişmelerin önünü açar. Büyük
İskender gibi Eflatun ve Aristoteles de İbrahim dinine bağlı ve İslam şeriatinden
idi [6]. Yine aynı dönemlerde yaşayan ve İskender’in sorması üzerine ‘Gölge etme
başka ihsan istemem’ diyen, Eflatun’un ‘çılgın Sokrates’ dediği ve İskender’in ‘Eğer
İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim’ diye iltifat ettiği Diogenes de erdemi
yüceltir ve bilginlere büyük değer verirdi. Aristoteles, Lyceum’unu yine bu dönemde
kuruyor. Büyük İskender’in himayesinde Yunanlılar metafizik nitelikteki spekülatif
bilimden 300 yıl sürecek olan ve ‘Helenistik Çağ’ adı verilen gözleme dayalı emprik
bilime yönelirler [2,3].
M.Ö.323 yılında Büyük İskender’in ölümünden sonra, Mısır’ın yönetimini eline alan
Aristoteles’in öğrencisi general Ptolemy, hocasının Lyceum’unu örnek alarak meşhur
İskenderiye Müzesi’ni kurar. Müze yüzlerce devletten maaşlı bilim adamını kadrosunda
bulundurması nedeni ile günümüz araştırma merkezlerinin ilk nüvesi sayılır. Ayrıca
müzede, yarım milyondan fazla kitabı olan bir kütüphane, gözlem evi, diseksiyon
odaları ve bir de hayvanat bahçesi vardı [2]. İlk yüzyılı büyük bilimsel çalışmalara
sahne olan müzede, Archimedes, Apollonius, Hero, Batylamus, Öklid, Hipparcus ve
Erasosthenes gibi büyük bilimadamları yetişir ve aynı zamanda ders verirler. Müzede
ders veren Apollonius, Parabola Hiperbola ve Elips gibi terimleri ilk kullanan bilimadamı
unvanını alır.
M.S.101 yılında ‘Sen de mi Brütüs’ sözünün sahibi Julius Sezar, bilinen ilk gazeteyi
çıkartır [6]. Bu tarihlerden sonra Yunan Bilimi geriler ve Avrupa Ortaçağ karanlığına
gömülür. Kiliseye ters düştüğü gerekçesi ile bilim adına ne varsa yoketme süreci
başlar. Birçok bilimsel kitap yakılır. M.S.389 yılında Piskopos Theophilus, İskenderiye
Müzesi’nin ünlü kütüphanesinin bir bölümünü tahrib ettirir. 415 yılında da Patrik
Cyril’in kışkırtması üzerine matematikçi Hypatia öldürülür. 525 yılında ise Eflatun’
un kurduğu Akademi, Justinian tarafından Hristıyanlığa aykırı sayılarak kapatılır.
Aynı dönemde Roma’lı Boethius seküler (laik) nitelikteki yazılarından dolayı Kilise
tarafından ölüm cezasına çarptırılır. Atina’daki okulların kapanması üzerine birçok
Yeni-Eflatuncu bilgin İran’daki Jundishapur’a yerleşir ve Yunan düşüncesi ile Hint,
İran ve Suriye kültürleri yeniden temas olanağı bulur [2,3,4].
İslam Dünyasındaki Gelişmeler
600′lü yıllarda doğup kısa sürede gelişen İslamiyet ile, Büyük İskender döneminde
olduğu gibi bilim bir kere daha yeşerir. Kur’anda tabiatın incelenmesine yönelik
olarak bulunan 750 ayetten ve Peygamber’in yolgöstermesi ile yaratıcının sırlarını
arayan müslümanlar, deneye ve gözleme dayalı bilimin temelini atarlar. Bu dönemde
Emevi Halifelerinden Muaviye bir milyon civarında kitabı barındıran “Darü’l-Hikme”
yi (İlim Kültür Yuvası) kuruyor. Yine Halife el-Hakim, 400.000 ciltlik bir kütüphane
kurarak bilim adamlarını Kurtuba’da toplar. 8.yüzyılın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid,
Aristoteles’in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının bırçok
eserini Arapçaya çevirtir [7]. Halife el Memun, Bizans’a ve Hindistan’a elçiler
göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı
olarak sadece Eski Yunan Yazmalarını ister [7,8]. Böylece İslam dünyası, kendilerinden
önce yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler ve daha sonra
bu çalışmalar Arapça’dan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti’nin kurulması
ile Musevi, Hristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması İspanya’yı bilim
ve kültür merkezi haline getirir [2].
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, ‘Kimyasal maddeleri,
uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler’ olarak dört
grupta toplar ve modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier’e öncülük eder.
El-Kindi, Einstein’dan 1100 yıl önce 800 yılında izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi,
‘Zaman cismin varolma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta
hareketin modaliteleridir’ der. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir,
göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür’ der [8,9].
18.yüzyılın matematik bilgini Gerolamo Cardano’nun ‘İnsanlığın 12 büyük düşünüründen
biri’ dediği Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekliyerek bugünkü kullandığımız
rakamları oluşturuyor [7,8,9]. Fen bilimlerinde deneyle sabit olmayan bilgilere
itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi
hesapladığı gibi, ekliptik meyli en doğru şekilde hesaplayarak kaşifler arasına
giriyor [7,8,9].
Trigonometrik bağıntıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren, El-Battani,
877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar. J.E.Montucia 1802′de
yayınladığı ‘Histories des Mathematiques’ adlı eserinde “Johann Müller’in bilimsel
eserleri çok zengin olmakla beraber, bir zamanlar zannedildiği kadar orijinal değildir.
J.Müller’in kendisinden önceki yıllarda, bu konuda yazılmış olan eserler hakkında
bilgisi vardı. Bilhassa el-Battani ve Nasirüddin Tusi’diden birşeyler aldı” der
[7,8,9]. El-Battani, Tanjant ve Kotanjant’ın tanımını yaparak” Sinüs, Tanjant ve
Kotanjant’ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar ve küresel üçgenlerde,
köşelerden birinin dik olması halinde üçgende geçerli olan bağıntıları ortaya koyar
[8,9,10].
Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır,
tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu
hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler [7,8,9].
Ebü’l-Vefa Trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir
cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batylamus’a karşı, ‘Görülecek
cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir’
diyerek, yaptığı sayısız denemelerle ‘göze gelen uyarıların görme sinirleri ile
beyne intikal ettirildiğini’ söyleyen İbnü-l-Heysem, optik biliminin öncüsüdür [7,8].
Çeşitli maddelerin birbirinden ayirt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül
ağırlıkları olduğunu söyleyerek sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını
tesbit eden el-Beyruni, 973 yılında ‘Bilimsel çalışmaların, deneylerle isbat edilmesi
gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu’ söyler.
İbnu’n-Nefis 1200′lü yıllarda küçük kan dolaşımını keşfeder [10]. Bursalı Kadızade
Rumi 1100′lü yıllarda, ‘Siyasi otoritenin, ilim müesseselerine karışmaması gerektiğini’
söyleyerek zamanın Hükümdar’ı Uluğ Bey’e karşı tavır alır ve istediğini yaptırır
[11]. Şerafettin Sabuncuoğlu 1300′lü yıllarda hayvanlar üzerinde ceşitli deneyler
yaparak deneysel fizyolojinin öncülüğünü yapar. Sabuncuoğlu, yılan zehirine karşı
antidot olarak kullanmak istediği bir tiryakı önce horozlarda, sonra da kendi üzerinde
dener [12].
Gıyaseddin Cemşid, Kadızade Rumi ve Ali Kuşçu tarafından ortak hazırlanan ve 1018
kuyruklu yıldızın konumunu içeren ‘Zic-i Gurgani’ isimli yapıt, kronoloji sistemleri,
pratik astronomi ve çeşitli kuramsal matematik konularını içerir [13]. Ali Kuşçu,
Fatih’in davetini kabul ederek İstanbul’a gelir ve Ayasofya Medresesi Müderrisliğine
(Profesörlüğü) getirilir. 15.yüzyılda Mursiyeli İbrahim Akdeniz Haritasını, 16.yüzyılda
ise Piri Reis I.ve II. Dünya haritasını çizerek deniz kılavuzu mahiyetindeki ‘Kitab-ı
Bahriye’ adlı coğrafya eserini yazar [7].
Bizans Kralı Jüstinyen’in yaptırdığı Ayasofya’nın kubbesine çıkıp, Hz.Süleyman’a
hitaben “Ey Süleyman bugün seni geçtim” demesine karşın Selimiye’yi yapan Mimar
Sinan, ‘Ey zavallı Jüstinyen, Allah ü Vahidü’l-Ahad, herkesten ve herşeyden üstündür’
diyerek cevap verir [7]. 1630 yılında Hezarfen Ahmed Çelebi uçma denemeleri yapar.
Katib Çelebi ise aynı yıllarda yerküreyi, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Mecellenika
(Avustralya) ve kutub bölgeleri olmak üzere altı kıtaya ayırır. Katib Çelebi 14.500
yazar ve yorumcuyu kapsayan “Keşfü’z-Zunun” adlı bibliyografya lugati ile, bir bibliyografya
uzmanı olduğunu ortaya koyar [7].
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra medreselerden tabiat bilimlerinin öğretilmesi
yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik İslam dünyasının
bilim dünyasından silinip yokolmasına neden olur. Araplar batının kölesi konumuna
düşerken, tarih boyunca İslamın bayraktarlığını yapan Türkler ise bilim ve teknolojiye
gereken ilgiyi göstermemelerinin bedelini fethettiği topraklardan kovularak ve barbar
ilan edilerek öder.
İslam dünyasının bilimle uğraştığı parlak dönemlerinde, Avrupanın Hristiyan dünyası
büyü, simya ve astroloji ile uğraşıyordu. Halkın kültür düzeyi çok düşük olduğu
için bilimle kimse ilgilenmiyordu. Kilise ile daima ters düşen Kutsal Roma İmparatoru
Frederik II (1194-1250), Arapça’dan bazı bilimsel eserleri Latinceye çevirtir. Fakat
bu çevirinin amacının bilim için mi, yoksa kiliseyi kızdırmak için mi olduğu tartışmalıdır
[2]. Onüçüncü yüzyılda Avrupa’da Kilisenin öncülüğünde üniversiteler kurulurken
iki de manastır düzeni ortaya çıkar. Bilime katkılarıyla bilinen Fransisken manastırı
ve felsefeye katkıları ile bilinen Dominiken manastırı [2].
Dominiken manastırının yetiştirdiği en büyük din düşünürü St.Thomas Aquinas’dır
(1225-1274). Skolastizm’in kurucusu olan St.Thomas, ‘bilginin iki kaynağı vardır,
biri inanç, diğeri ise doğal akıl yürütmedir. İnanç bilgisini kutsal kitaptan alır;
akıl yürütme ise aklın süzgecinden geçirilerek düzenlenen ve yorumlanan duyu verilerini
kullanır ve bunun en yüce örnekleri de Eflatun ve Aristoteles’te vardı’ der. Fransisken
manastırının yetiştirdiği en büyük bilim adamı ise Roger Bacon’dur (1214-1294).
Bacon El Heysem’den etkilenerek optik bilimi üzerinde çalışır. Bacon, eğitim ve
deneysel bilimde matematiğin çok önemli olduğunu söyler ve bilimsel çalişmalarda
gözlem ve deneyin öneminden bahseder. Oysa bu dönemde Avrupa’da matematik, müslümanların
uğraştığı bir alan olarak görülür ve uğraşanlara da iyi gözle bakılmazdı.
14. yüzyılda matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arası Arapça’dan ve Eski Yunanca’dan
birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles’in tüm kitapları 1495 yılında basılır.
Thales’in Mısır’a, İslam dünyasının Bizans ve Hindistan’a yaptığı bilimsel amaçlı
seyahatlar gibi Avrupa’dan birçok bilim adamı İslam dünyasına seyahat yaparak bilimsel
kitapları toplarlar. Bir kere daha bilimsel eserler Doğu Uygarlığından Batı Uygarlığına
doğru yönelir. Eski Yunanca’dan Arapça’ya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapça’dan
Latinceye çevrilmeye başlanır.
Rönesans Sonrası Gelişmeler
Kilise ile bilimi bağdaştırmaya çalışan skolastik düşünürlere rağmen Avrupa Rönesans
dönemi ile beraber yavaş yavaş kilisenin baskısından kurtulmaya başlar. Rönesans
döneminde bilim adamından çok, sanatçı, tarihçi ve politikacı yetişir fakat Heykeltraş,
Mimar, Ressam olduğu kadar da Jeoloji, Astronomi, Anatomi ve Fizyoloji ile ilgili
yaptığı çalışmalarıyla tanınan Leonardo da Vinci (1452-159) Rönesans döneminde yetişen
en onemli bilim adamı olarak da bilinir. Rönesans döneminde zanaatkarların atölyelerinin
çok faal olduğu da görülür.
Nicolaus Copernicus’un (1477-1543), evreni yer merkezli değil de güneş merkezli
yaklaşımı sadece modern bilimin başlangıcı değil insanın evrende yerini saptamasının
da başlangıcı sayılır. Polonya’nın Torun kentinde dünyaya gelen Copernicus çoğu
düşüncesini Pythagoras ve Aristoteles’ten alır. Copernicus düşüncelerini kiliseden
çekindiği için söylemez. Ancak yaşamının son yılında ağır hasta yatağında iken dostu
Osiander tarafından ‘Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine’ adlı yapıtı bastırılır ve
başlangıçta çoğu entellektüel tarafından küçümsenir. Martin Luether, Copernicus’a
hitaben ‘Bu budala, tüm astronomi bilimini ters-yüz etme hevesindedir. Oysa, kutsal
kitap bize, Joshua’nın yerküreyi değil, güneşi durdurduğunu söyler’ der [2,3]. Rönesansın
kilisenin hakimiyetini yıkması ve Copernicus’un yaklaşımı ile aydınlanma çağı ve
modern bilimin bugünkü anlamdaki şekillenme sürecini başlatır. Bu süreci izleyerek,
Tycho Brahe (1546-1601), Johannes Kepler (1571-1630), Galileo Galilei (1564-1642),
William Harvey (1528-1626), Nicolaus Steno (1638-1680) ve Isaac Newton (1642-1727),
Leonard Euler ( 1707-1783), J.L. Lagrange (1736-1813), P.S.Laplace (1749-1827) gibi
bilimadamları bugünkü anlamda modern bilimin temellerini atarlar.
Bilime dayalı Teknolojilerin gelişmesi
Sanayi devrimine kadar teknoloji, mucitler sayesinde daima bilimden önde gider ve
Sanayi Devriminden sonra bilime dayalı teknolojiler dönemi başlar. Zanaatkar atölyeleri
yerlerini, bilim adamının laboratuvarlarına, Araştırma-geliştirme (Ar-Ge) merkezlerine
ve fabrikalara bırakır. Bu dönemde bilimin itici gücü sadece entellektüel merak
değil daha çok sermaye olur. Bilimsel gücün para demek olduğunu anlayan birçok tüccar,
bilim adamları ile yakın dostluk içerisine girerek onların çalışmalarını finanse
eder. Böylece Avrupa, ticari sömürgeciliğin en iyi aracının bilim ve teknoloji olduğunu
anlar ve bilime dayalı teknoloji çağı başlar.
Bilime dayalı teknolojinin ilk örneği Thomas Alva Edison’un laboratuvarına, bilimsel
gelişmeleri ticari uygulamalara dönüştürerek gerçekleştirdiği elektrik teknolojisidir
(elektrik lambası, güç santralı 1887). Henri Ford’un 1908 yılında seri olarak otomobil
üretmesi ‘kütlesel üretim’ kavramını da ortaya koyar. 1895 yılında Röntgen’in X
ışınlarını keşfetmesi ve arkasından doğal radyoaktivitenin keşfi (1896), Thomson’un
elektronu keşfetmesi, Planck’ın kuantum kavramını ortaya atması ve Einstein’in foton
kavramı (1905) ve genel rölativite teorisini ortaya koyması, daha önce temeli atılan
modern bilimin doğuşunu da simgeler. Bilimin bu doğuşunun temelinde I.ve II. Dünya
savaşlarının olması kadar farklı kültürlerin daha önce Eski Yunan’da, İslam dünyasında
ve Endülüs’te biraraya gelmesi gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de biraraya
gelmesi vardır.
Yoğun madde fiziği, malzeme bilimi ve elektroniğin gelişmesi sonucu bilgisayar ve
telekomunikasyon teknolojileri ortaya çıkar. M.Ö.3500 yılı civarında yazının, M.Ö.
170 yılında parşömenin ve 1454′de matbaanın icadı ile gelişen yazılı iletişim, telgraf,
sabit görüntülerin elektrikle iletimi, daktilo, telefon, fonograf, televizyon yayını,
teleks, haberleşme uydusu, transatlantik fiberoptik kablo, telefax ile yazılı metinlerin
yanında, ses ve hareketli görüntüyü de kapsayan telekomünikasyon teknolojilerine
dönüşür. Bu sayede bilginin işlenmesi, iletilmesi, depolanması ve enformatik, yazılım,
optoelektronik ve fotonik gibi yeni bilim alanları ve bunlara dayalı yeni teknolojiler
ortaya çıkar [14]. Transistörün geliştirilmesini izleyen yaklaşık elli yıllık bir
süre içinde bilime dayalı “ileri teknolojiler” doğar [15]. Biyoteknoloji, gen mühendisliği
ve moleküler biyoloji ile üretim sistemindeki değişimler yanında ürünlerin boyutlarında
da bir minyatürleşme olur ve gıda üretimi tarlalardan araştırma laboratuvarlarına
doğru kaymaya başlar.
Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinin Başlangıcı
Bilim ve teknolojinin bu serüveni sonucunda, sınırları tanımlanmamış genişlemeye
ve aynı zamanda sınırsız ihtiyaçlar yaratmaya yönelik istikrarsız bir yapı olan
‘bilgi toplumu’ ortaya çıkar. Sanayı toplumunda olduğu gibi bilgi toplumunda da
insan dahil herşey üretim faktörü açısından ele alınmaktadır. Sanayi toplumunun
ihtiyaç duyduğu insan gücünü, iş ve emek ilişkisinin nasıl olması gerektiğini Taylor
tanımlamıştı. Bilgi toplumunun gerektirdiği işi ve insan gücünü de W.Edwards Deming
tanımlamaktadır. Deming’e göre bilgi toplumunun işçisi sadece söyleneni yapan değil,
aktif olarak üretime katılan, asgari bir fen ve matematik bilgisi olan kişiler olmalıdır
[16]. Bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu işçilerin %50’sinden fazlası da üniversite
mezunu olmalıdır [17]. Böylece bilgi toplumunda ayakta kalarak üretim faktörü olma
özelliğini sürdürebilecek modern insanda olması gereken vasıflar uzmanlarca şu şekilde
belirleniyor: Teknolojik gelişmelere ve değişimlere adapte olabilme, kendini yenileyebilme
yeteneği, ileri teknolojilere aşinalık, teknolojinin sosyal boyutunu kavrayabilme,
en az bir yabancı dil bilme ve disiplinler arasında çalışabilme özelliğinin olması.
Bilim ve teknoloji yeni bir toplum şekillendirdiği gibi yeni bir insan gücünü de
tanımlamaktadır. Böylece 20. yüzyılın siyasi atmosferini dolduran emek - sermaye
ilişkisi, 21. yüzyıla girilirken yerini yönetim-bilgi-sermaye ilişkisine, emeğin
performansı da bilginin performansına bırakır. Başında, magazin sayfalarında gösterişci
kapitalistler kadar, profesyonel yönetici ve bilim adamlarının da simaları görülmeye
başlanır. Serbest piyasa ekonomisi, banka ağları, bilgi ağları, ulaşım şebekesi,
çokuluslu şirketler ve sonuç olarak küreselleşme kavramı ortaya çıkar. Böylece insanın
faaliyetleri ulusal devletin dışına çıkarak uluslararası mahiyet kazanır. Diğer
taraftan ise insan birçok bilgiye ulaşırken insana ait birçok özel bilgiye de kredi
kartı, personel bilgi formu vs. gibi formlar sayesinde erişilebilmektedir. Yine
şu anda dünyanın birçok yerinde yürütülen ‘Genom’ projesinin sonuçlanması ile insan
bir de ‘gen kimlik kartı’na sahip olacak. İnsanın gen haritasını tanımlayan bu kimlik,
sosyal statüdeki konumu da belirleyebilecek. Örneğin DNA içerisindeki şifrelere
göre anlamlandırılan kodlar sayesinde insanın neye meyilli olduğu tesbit edilecek
ve iş bulmada, evlenmede ve herhangi bir yere üyelikte bu kodların çözümüne bakılacaktır.
Kodlarından şizofreniye meyilli veya başka bir hastaliğa eğimli gibi anlam çıkartılan
insanın yaşamı daha başlamada altüst olabilecek ve daima kontrol altında tutulacaktır.
Bu gelişmeler, insanı belli merkezlerden yönlendirebilme yeteneğini de beraberinde
getirerek, birçok gayrimeşru iktidarın meşrulaştırılması rolunü de üstlenir. Bilim,
siyasi iktidarların teorik düşünce boyutundaki haklılığını doğrulamanın peşinde
koşturulurken, teknoloji de toplumun kontrol altına alınması yönünde geliştirilmektedir.
Gelişmiş ülkelerin harcamalarına bir gözatıldığında, yatırımların çoğunun insanı
hedef alan savaş teknolojisine veya insanın eylemlerini denetlemeye dayanan kontrol
mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik olduğu görülür. Modern insan, sanki hemcinsini
mahkum etmeye veya yoketmeye yönelik programlanmış gibi üretmektedir.
Bilim ve teknoloji, şekillendirdiği yükseköğretim kurumlarında üretilen modern köleleri
eliyle bir taraftan kendine endeksli toplumu ortaya çıkartırken diğer taraftan da
ürünleri ile doğayı nükleer çöplük haline getirmekte ve kozmosu kaosa doğru sürüklemektedir.
Bu nedenle gözükapalı kölelerini ürettiği oran da gözükapalı karşıtlarını da üretmeye
başlamıştır. Özellikle 1960′lı yıllardan itibaren alevlenen çevrecilik hareketleri
sonucunda, teknolojinin hoyrat ve sınırsız gelişimine müdahale etme düşüncesi ile
‘yumuşak teknoloji’ kavramı gündeme gelir.
TEKNOLOJİNİN YARARLARI
TEKNOLOJİNİN İNSAN YAŞAMINA OLUMLU ETKİLERİ
Teknolojinin geçmişten günümüze kadar insan yaşamına
birçok olumlu etkisi olmuştur.
İnsanlar bilimsel araştırmaları insanların doğası gereği merak edip sorgulamaları
sonucu yaptıkları çalışmalarla meydana getirirler. ’technoslogos’ teknolojinin
Latince karşılığıdır.
’techne’ yapmak, ‘logos’
bilmek anlamına gelmektedir. Alet ve edevatın yapılması için gerekli olan bilgi
ve yetenektir.
Sanayinin en belirgin ögesi teknoloji üretebilmektir. Uluslar
teknoloji üretip, bilgiyi ürün tasarlamada kullanabildiği ölçüde ticarette
rekabet üstünlüğünü, savunmada da caydırıcılığı sağlayabilir. Bu yüzden ülkelerin teknoloji
üretmesi gelişmişlikleriyle doğrudan ilgilidir.
devamı...
Günümüz dünyasında bir ülkenin diğer ülkeler üzerindeki saygınlığı ve
dünya ülkeleri arasındaki konumu teknolojisinin gelişimiyle yakından ilgilidir.Teknolojik gelişmelerin
sağlığa ,eğitime, haberleşmeye ve her alana olumlu katkısı mutlaka
ama mutlaka vardır.
Teknolojik gelişmelerin eğitim üzerine etkisinin 19.yy’a kadar
pek fazla değiştiği söylenemez.19.yy’a kadar eğitimde hep klasik uygulamalar
kullanılmıştır.
Tahta, sıra, tebeşir vb gibi… uygulamalar varken 19.yüzyılda bu durum değişime
uğramıştır. Günümüzde
bir kütüphane dolusu kitabın içinde bulunan bilgi bir diskin içine sığabilmektedir.
Uydu ve internet teknolojisi sayesinde dünyanın bir ucundaki kütüphanede
bulunan bilgilere ulaşabilmekteyiz.
1-) İnternet ağı sayesinde
Dünya’nın bir ucundaki bilgiye ulaşıyoruz.
Teknolojinin gelişimi yaşam standartlarını artırmakta ve insana
daha rahat bir yaşam sunmaktadır.
Milattan öce 5000 yılında saatte 2-= ST1 />3 km hız yapabilen kızaklarla taşımacılık
yapılırken 20.yy’da jet motorlarının yapılmasıyla saatte 1000 km’lik
hızın üzerine çıkılmıştır.
2-)
Teknoloji sayesinde insanlar daha rahat yaşam koşullarına sahip olurlar
ve işlerini daha çabuk ve daha rahat yaparlar böylece ömürleri uzar. Evlerimizde kullandığımız çamaşır bulaşık makinelerinden
tüm teknolojik aletler işlerimizi daha rahat yapmamıza olanak sağlar.
Evlerimizde kullandığımız teknoloji ürünü araçlar sayesinde
işlerimizi daha kısa sürede, daha rahat ve daha az enerji harcayarak yapabilmekteyiz.
3-)
Teknoloji tıp alanında da çığır açan ürünlerle insanların hayatına olumlu
etki etmektedir.
Sinirbilim alanında kullanılan son teknolojiler (fonksiyonel beyin görüntülemesi,
ruhsal durum ve beyin fonksiyonları üzerinde etkili ilaçlar, beyin yapısı, fonksiyonu
ve düzeni ile ilgili araçlar) bir çok etik sorunun tartısılmasına neden olmaktadır. Bu sorunlardan
en önemlisi; bu teknolojilerin herhangi bir tıbbi endikasyon olmadan, bireylerin
zihinsel ve beyinsel yetenek ve kapasitelerinin gelistirilmesi veya güçlendirilmesi
amacıyla kullanılmasıdır.
Vücut üzerinde standard noktalara yerleştirilmiş elektrodlar arasındaki
kalbe ait voltaj-zaman fonksiyonunu kaydeden elektronik cihazlara elektrokardiograf
denir. Bu cihazlar
kayıt yapılacak elektrod çiftlerinin seçildiği bir devre, kalbe ait olmayan elektriksel
potansiyel değişikliklerinin süzüldüğü bir filtre devresi, amplifikatör (yükseltici)
ve kayıt ünitelerinden oluşur. Voltaj-zaman fonksiyonu kağıt üzerine yazdırılabildiği
gibi, bir monitörden de izlenmesi mümkündür.
Ekg ve Defibrilatör
Mamografi ; yoğunlukları ve atom numaraları birbirine yakın olan kas , yağ ve memenin
glandüler yapılarını incelemek amacıyla kullanılan bir yumuşak doku radyografisi
yöntemidir.
İlk olarak Albert Solomon 1913’te mastektomi spesimenlerinde tümörün aksiller
lenf nodlarına yayılımının gösterilmesinde radyografilerin yararlı olabileceğini
bildirmiştir. Daha
sonraki dönemde, 1930 yılında L. Warren Stanford in vivo mamografi uygulamasını
gerçekleştirmiştir.
Voltametri, bir indikatör veya çalışma elektrodunun polarize olduğu şartlarda
uygulanan potansiyelin fonksiyonu olarak akımın ölçümüne dayanır. Voltametride kullanılan
mikroelektrot iç çapı 0,03 – 0,05 mm olan cam bir kapiler borudan akarak büyüyen
ve belli bir büyüklüğe geldiği zaman koparak düşen bir civa damlasıysa, yöntemin
adı Polarografi ve elde edilen akım-gerilim eğrisinin adı ise polarogram olur. Civa damlaları kapiler borudan sabit bir hızla
ve dakikada 10-60 kez olmak üzere düşer. Civanın damlama hızı kapiler borunun bağlı
olduğu civa haznesinin yüksekliği ile ayarlanır. Görüldüğü gibi teknolojinin gelişiminin
tıbba yararı büyüktür.
4-) Eğitimde de teknolojinin
yararı vardır. Episkop, projeksiyon makinesi, televizyon, dvd-vcd, video oynatıcı
gibi cihazlar okullarda kolaylık sağlamaktadır.
5-) Günümüzde teknolojinin
olumlu bir sonucu da bilgilerin, düşüncelerin, duyguların geniş insan kitlelerine
daha kolay aktarılabilmesidir. Matbaayla birlikte Avrupada birçok kitab basılmış
ve aydınlanma çağı başlamıştır.
Günümüzde internet, gazete, televizyon, radyo ve çeşitli iletişim araçları sayesinde
daha çok insana duygularımızı, düşüncelerimizi, yapmak istediklerimizi aktarabilmekte
dünyadaki insanların fikirlerinden de haberdar olmaktayız. Ayrıca teknoloji
ulaşımda da çok işimize yaramaktadır. Uzun yollara kısa sürelerde gidebilmekteyiz.
Matbaa makinesi kitapların,gazetelerin,dergilerin vb… hızlı basılmasını sağlayarak
toplumu aydınlatmakta yardımcı olmaktadır.
Teknolojinin ürünü olan ulaşım araçları sayesinde uzun mesafelere kısa
zamanda ulaşabiliyoruz.
TEKNOLOJİNİN ZARARLARI
TEKNOLOJİNİN İNSAN YAŞAMI ÜZERİNE OLUMSUZ ETKİLERİ
1-) Teknolojinin
insan yaşamı üzerine olumlu birçok etkisi olduğu gibi olumsuz birçok etkisi de vardır.
Teknolojik gelişmeler ülkeler arası rekabeti meydana getirir. çünkü;
teknoloji üreten ülkeler diğer ülkeler karşısında özellikle ekonomik
ve askeri yönden üstünlük sağlar bu da büyük bir rekabete yol açar. Teknolojik
gelişmelerle birlikte teknolojik gelişmeyi gerçekleştiren ülkeler diğer
ülkelere bir hakimiyet sağlamış olurlar. Bu durum da hep daha fazlasını daha iyisini
istemeye neden olur. Bunun sonucunda teknolojisi üstün olan ülkeler diğer ülkelere
baskı uygular ve o ülkeleri kendi himayeleri altına almak isterler. çünkü teknolojisi
üstün olan ülkelerin ekonomik durumları, askeri durumları, eğitim durumları, sağlık
durumları ve hemen hemen her alandaki durumları diğerlerine göre daha iyidir.
devamı...
Dünyanın varolduğu her dönemde insanlar arasında ve topluluklar arasında mutlaka
ama mutlaka rekabet yaşanmıştır. Ancak teknolojinin hızla gelişmesiyle ve özellikle
sanayi devriminden bu yana dünyada sömürgecilik sistemi gittikçe artmıştır ve günümüzde
de devam etmektedir. Teknoloji dünyada küreselleşmeye ve sömürgeleşme
hareketlerine yol açtığı gibi sömürgecilik bir yönüyle sermaye ihracı demektir.
Bu nedenle sömürgeciliğin yayılmasıyla birlikte dünyanın her yerinde kapitalizm
hızla yayılmaktadır. Tüm bunlar da dünyada açlık,gelir dağılımında adaletsizlik
ve savaşlara en kötüsü nükleer savaşlara neden olmuştur. (Atom bombasının patlaması)
2-) Teknolojik gelişmelerin neden
olduğu birçok hastalık vardır özellikle son 30 yıldan bu yana bu konuda birçok araştırma
yapılmaktadır. örneğin 1994’te Abd’de ve Finlandiyada yapılan araştırmalar
elektromanyetik alanların çok sık etkisinde kalan işçilerde Alzheimer hastalığının
normal insanlara göre daha çok görüldüğünü ortaya koydu. 1998’te gerçekleştirilen
bir başka araştırmada radyo operatörleri, endüstriyel donanım işçileri, veri işleme
aygıtı tamircileri, telefon hattı işçileri, elektrik santralleri ve trafo merkezlerinde
çalışan işçilerde film makinistlerinde Alzheimer Parkinson gibi hastalıklarla birlikte
başka birtakım nörolojik bozuklukların daha çok ortaya çıktığı anlaşıldı.
1979’da Abd’de yapılan bir araştırmada enerji iletim hatlarına 40 m’den
fazla yaklaşan çocukların normal çocuklara göre 2-3 kat daha fazla kansere yakalandığı
ortaya çıktı .
Haziran 1998’de Almanyada yapılan bir araştırmada cep telefonlarının yüksek
tansiyonla ilişkisi ortaya kondu .
İngilterede yapılan bir başka araştırmada cep telefonu kullanıcılarının baş ağrıları,
baş dönmesi ve dikkat dağınıklıkları gözlendi. Dünyada 200 milyon cep telefonu kullanıcısı
var ve cep telefonlarının kanserle ilişkisi merakla araştırılıyor. Beyinlerinde
tümör oluşmuş onlarca kişi iletişim şirketlerine dava açmış durumda .
3-) Cep telefonlarının insan sağlığını
olumsuz etkilediği ortaya konuldu .
4-) Son yıllarda teknoloji ve sanayinin
hızla gelişmesi, çevre sorunlarının da artmasına sebep olmuştur . Artan nüfusla birlikte devreye giren altyapılar,
faaliyete geçtikleri günde bile yetersiz kalmaktadır. Bu plansız endüstrileşme ve
sağlıksız kentleşme, nükleer denemeler, bölgesel savaşlar, verimi artırmak amacıyla
tarımda kimyasal maddelerin bilinçsizce kullanılmasıyla birlikte, gerekli çevresel
önlemler alınmadan ve arıtma tesisleri kurulmadan yoğun üretime geçen sanayi tesisleri,
çevre kirliliğini tehlikeli boyutlara çıkarmıştır. Yapılan araştırmalar Dünyadaki
mevcut çevre kirliliğinin% 50’sinin, son 35 yılda meydana geldiğini ortaya
koymaktadır.
Hızlı nüfus artışı, çevre sorunlarına önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Türkiye,
OECD ülkeleri arasında en yüksek nüfus artış oranına sahiptir. Birleşmiş milletlerin
yaptığı nüfus tahminlerine göre, Türkiye nüfusunun 2025 yılında 92 milyona yükselmesi
beklenmektedir. Bu durum ülkemizin bugün olduğu kadar, gelecekte de çevre sorunları
ile karşılaşacağının bir göstergesidir.
Bilgi çağının gelişmiş ülkeleri 21. yüzyıla teknolojinin doruğuna ulaşmış olarak
girme çabaları içindeyken, teknolojinin insanlığa sağladığı yararlar yanında, canlılar
ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri her geçen gün artmaktadır.
20 . yüzyıl başlarında
tüm dünyada hızlı kentleşmenin, artan nüfusun ve hızla gelişen teknolojinin yarattığı
önemli bir çevre sorunu haline gelen gürültü kirliliği üzerinde durulması gereken
önemli bir konu haline gelmiştir. Kısaca teknolojik gelişmenin doğal sonucu olarak
gürültüye maruz kalan insan sayısı da hızla artmıştır. ülkemizde son yıllarda gürültünün
insan sağlığı ve çevresi üzerindeki olumsuz etkileri arttıkça bu konuda yapılan
araştırmaların sayısında önemli bir artış görülmüştür.
Gürültü; insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz etkileyen, fizyolojik,
psikolojik dengelerini bozabilen, iş performansını azaltan önemli bir çevre kirliliği
türüdür.Akustik kirlilik ya da gürültü; gelişmiş ülkelerde diğer kirlilik türlerine
göre daha yaygın bir tür olarak; kişisel ve toplumsal yaşam kalitesinde düşüşe neden
olmaktadır. Fabrikalar çevre kirliliğine neden olur.
5-) Televizyon ve internet aile içi
iletişimi koparmaktadır. Aile içi iletişimin kopması çocukları da aileden koparıp
yalnızlığa itmektedir.
6-) Uygulanmakta
olan mevcut biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki,
bakteri ve virüs kaynaklıdır .
Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında antibiyotik dayanıklılık genleri
kullanılmaktadır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji
yapacak özelliklerin taşınma olasılığı transgenik ürünlerin birincil ve ikincil
metabolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünlerin bulunması riskini ortaya
çıkarmaktadır. Ayrıca, antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine
geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerinin insan ya da
hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin
insan bünyesindeki bakterilerle birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık
genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da insan ve hayvan sağlığı için oluşabilecek
risklerle ilgili diğer kaynaklardır.
7-) Küresel ısınma kuşkusuz günümüzün
en büyük sorunlarından biridir. Ve az çok teknolojik gelişmelerle
ilgisi vardır. Küresel ısınma doğaya salınan aşırı karbon salımından kaynaklanmaktadır.
Karbon salımı da fosil kaynaklı yakıt kullanımından kaynaklanmaktadır . Sanayi devriminden sonra makineleşmeyle birlikte
fabrikaların bacalarının doğaya saldığı karbon salımı bunun en belirgin delilidir.
8-) Uzay
yarışı Abd ve Sscb arasında 1957’den 1975’e kadar süren resmi olmayan
rekabettir. Uzaya uydu ve sonda yollayarak keşfetmek, insan göndermek, ay’a
insan indirmek gibi çabalar içerir. Uzay savaşı soğuk savaşın bir parçasıdır. Yarışın
başlangıcı, 2.Dünya savaşı’ndan kalma roket teknolojisine, savaştan sonra
ortaya çıkan uluslararası gerginliğe ve Sovyetlerin 4 ekim 1957′de Sputnik
1 adlı ilk yapay uyduyu fırlatmasına dayanır. Uzay Yarışı, soğuk savaş döneminde
SSCB ve ABD arasındaki kültürel ve teknolojik rekabetin önemli bir parçası haline
geldi. İki ülkenin birbirini olası bir sıcak savaştan önce moral olarak çökertme
çabalarında, uzay teknolojisi araç olarak kullanıldı.
Uzayın olanaklarından yararlanmak için yapılan çalışmalar soğuk savaşın bir parçası
haline gelmiştir.
9-) Teknolojinin olumsuz sonuçlarından
bir tanesi de halktaki tüketim kültürünü yükseltmesidir. Günümüzde oldukça yaygın
olan ve gittikçe ivmesini arttıran tüketim kültürü halkın sosyokültürel yapısına
zarar vermektedir. ’Komşum da var ben de neden olmasın?’ sorusunu soran
insanlar gittikçe doyumsuzlaşmakta ve anlamsız bir tüketim bilinci içerisine girmektedir.
Teknolojinin bu sorunla yakından ilgisi vardır. özellikle sanayi devriminden sonra
makineleşmeyle birlikte bir ürünü çıkaran sermaye az geçmeden başka bir ürünü piyasaya
sürmekte ve can alıcı reklamlarla kamuoyunu cezbetmektedir.
10-)
İnternet insanların işlerini hızlı ve kolay bir şekilde yapan, günümüzde insanlığın
vazgeçilmez bir unsurudur .
Ancak bununla birlikte işlerini bir tıkla yapan insanlar günlük hayatta uzun uğraşlarla
başarılabilen işler için yaptıkları çalışmalar da zorlanmaktadırlar. Bir tıkla birçok
işini sanal ortamda halleden insanoğlu günlük hayatta kitap okumak, ders çalışmak,
bir yarışma için proje hazırlamak… gibi konular için çalışırken zorlanmaktadır.Uzun
uğraşlar sonunda çalışmasının meyvesini toplamaya değil, bir tıkla işlerini yoluna
koymaya alışmış olan biz insanlar günlük hayattaki işlerimizde ister istemez zorlanmaktayız.
11-) Günümüzde bilgisayara bağımlı
hale gelen insanların sayısı yadsınamayacak kadar çoktur. Bilgisayar bağımlısı insanlar
günlerinin büyük bir kısmını bilgisayar ekranının başında geçirmektedir. Bilgisayara
uzun süre gözlerini dinlendirmeden bakan insanlarda göz bozuklukları, kurallara
uygun olarak oturmayan insanlarda bel, boyun rahatsızlıkları diğerlerine göre daha
sık görülmektedir. Ayrıca zamanlarının büyük kısmını bilgisayar başında geçiren
insanlarda sürekli hareketsiz kalmaları nedeniyle şişmanlık diğer insanlara göre,daha
fazla görülmektedir. Yine zamanlarının büyük bir kısmını bilgisayar başında geçiren
insanların büyük bir kısmının sörf yaparak zaman öldürdüğü bilinen bir gerçektir.
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji Küçük bir mucizedir.
- Teknoloji Nedir?
4. Leventten Taksime 13 dakikada gitmektir.
- Teknoloji Nedir?
Her ülkenin peşinde koştuğu dildir.
- Teknoloji Nedir?
2 saatte İstanbuldan Trabzona gitmektir.
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji hayatın kolaylaşmasıdır.
- Teknoloji Nedir?
İstenildiği zaman size ulaşılabilmesidir.
- Teknoloji Nedir?
Oturduğun yerden kanalları değiştirebilmektir.
|
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji kitle silahlarıyla toplu ölümlerdir.
- Teknoloji Nedir?
Arkadaş bulma yönetimdir.
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji zaman kazanmaktır.
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji işsizliğin artmasıdır.
- Teknoloji Nedir?
300 km/saat hızla gidebilmektir.
- Teknoloji Nedir?
Lost'u internetten izleyebilmektir.
- Teknoloji Nedir?
Ehliyet sınavına internetten girebilmektir.
|
- Teknoloji Nedir?
Uzaktan eğitimdir.
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji Obezliğin artmasıdır.
- Teknoloji Nedir?
Teknoloji bağımlılıktır.
- Teknoloji Nedir?
Emin ellerde olmaktır.
- Teknoloji Nedir?
Alışkanlıkların değişmesidir.
- Teknoloji Nedir?
Hava atmak için kullanılan bir yöntemdir.
- Teknoloji Nedir?
Patronun kamera sistemiyle çalışanları takip etmesidir.
|
|
|